Oh! Dünya Varmış! (Sibel Eraslan)

‘Oh! Dünya Varmış!’

Geçen haftalarda okudunuz veya bir şekilde haberiniz oldu Reyhan Gürtuna ropörtajından… “Oh! Dünya Varmış!” başlığı ile yayınlanmıştı.

Aynı hafta AİHM, Sakarya”da din dersi öğretmenliği yapan iki tesettürlü hanımla ilgili kararını açıkladı. AİHM, “dini yaşama hürriyeti” olarak görmüyordu iki Müslüman kadının başörtülü halini. Birkaç gün sonra bizim Anayasa Mahkemesi”nin kararı çıkageldi.
Her şey üst üste geliyordu. Aynı gün, sağ gözümdeki kılcal damarlar patladı. Hayatım uzun savunmalar ve itirazlar arasında geçiyor, kim bilir kaç yüzüncü basın toplantısındaydım ama bu sefer hayatımda ilk kez sol elimde engel olamadığım bir titreme başlamıştı, konuşurken elimdeki kağıtlara hakim olamayınca arkadaşım Kenan Alpay, kağıtları tutmama yardım etti. Yasaklarla, ithamlarla ve hayatı savunmayla geçen son 25 yılın içinde beni bu derecede rencide eden şey neydi? Anayasa Mahkemesi Yargıçları göz göre göre Anayasa’yı ihlâl ediyorlardı. Bir hukukçu olarak bundan sonrası bir “duvar” diye düşündüm. Çünkü hukuk, kendi koyduğu normatif kuralları bizzat kendisi çiğnemeye başlarsa artık hayatı değil, ölümü yapılandırmaya başlar. Buzul bir donmayı, ölü gibi kıpırtısızca durmayı, koygulu bir susmayı… Sade bir kişi olarak, insan teki olarak kime güvenecektik?
Anayasa değişikliğini içeren 5735 sayılı kanun iptal edilmişti. Anayasa Mahkemesi”nin iptal ettiği 2. md. şuydu: “Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir.”
Aslında iptal edilen şey “TÜRBAN” değildi. “ÖĞRENİM HAKKI”ydı. Kimse buna dikkat etmedi, kimse bunu önemsemedi. Türbanlı kızlar değildi biçilenler, eğitimde eşitlik hakkıydı, fırsat eşitliğiydi, fırsatlara erişim hakkıydı iptal edilen…
Tam bu arada okuyordum Reyhan Abla”nın ropörtajını, içim 25 yıllık hatıraları acımasız bir mikser gibi döndürüyordu. Reyhan Abla, başım örtülü değilken ve başımı örttüğüm ilk günden sonrasında da hep yanımda bulduğum, kendisini örnek aldığım büyük ablalardan birisiydi… Başörtüsünden vazgeçmiş olması değil, konuşmasındaki elitist, estetisyen vurgu ve dünyevi işaretler üzerinden şaşırtıcı dönüşü beni hayrete düşürmüştü… Sözgelimi onun fukara evlerindeki yiğit çalışmalarını yakınen bilen birisiyim. Kar yağdığı günler, dışarı çıkıp bacası tütmeyen evleri bir bir tesbit edip kapısını çalacaksınız talimatlarını yerine getiren kişilerden birisiyim. Şimdi nasıl oluyor da bu kadar açıkara bir mesafeyle konuşuyordu?
Ona bir mektup yazdım. Lafı gevelemeyeceğim: Onu üzmek istiyordum. Sanıyorum bunu başardım da. Gerçek Hayat”ta yayımlanan mektubumdan sonra beni aradı. Beni yargılıyorsun Sibelcim dedi. Onu yargılıyor muydum cidden? Ben arkadaşımı istiyordum, çocukça bir şey belki ama bu… Bunu hâlâ düşünüyorum. Yani ona kızmamın sebebi örtüsünden vazgeçmiş olması mıydı, yoksa sınıflı seçkinciliğe dayanan dünyevileşmeyi had safhada okuduğum o konuşma metni miydi? Sanırım ikisi de. “Oh! Dünya Varmış!” demiş miydi mesela? Hayır! Bu söz asla Reyhan Hanım”a ait değildi. Bana, yazılı olarak verdiği mülâkat cevaplarını da yolladı. Yayınlanmış olanla, onun yazılı olarak verdiği cevaplar arasında dağlar kadar fark var… Kendisi bu konuda belki açıklama yapacaktır. Ama benden rica ettiği için mülâkatın aslı hakkında bir şey yazmayacağım…
Hayat her yaşta büyütebiliyor insanı. Kimse büyüdüm, artık bitti demesin. Bugünler de geçecek. Kimse bu dünyada kalıcı değil. Maksat, bu kısa hayat aralığında huzurlu ve onurlu bir hayat sürebilmek, yoksa hiçbirimiz Ağrı Dağı kadar eski ve güçlü değiliz…

Sıktı artık kim darbe yapacaksa yapsın! (Hamid Şahinkaya)

Adamın biri arkadaşına lokanta macerasını anlatıyormuş:

“Şehir merkezinde büyücek bir lokanta var. Geçen gün gittim. Çorba, döner, meyve, tatlı, üstüne kahve…

Senin anlayacağın karnımı bir güzel doyurdum”.

Arkadaşı: “Epey kabarık bir hesap ödemişsindir” demiş.

“Yok” demiş bizimki.

“Hesap deyince ben param yok dedim”.

“Bir şey yapmadılar mı” diye sormuş öteki.

Bizimki “sadece bir tokat attılar” demiş.

Öteki ertesi gün aynı lokantaya gitmiş, bir güzel yemiş içmiş.
Hesap için gelen giden olmayınca bağırmış: “Kardeşim işim var. Kim tokat atacaksa atsın gideceğim” demiş.

Fıkradan hisse:
Ülke e – muhtırayla başlayan antidemokratik bir süreç yaşıyor. Tam bitti derken şimdi yargı darbesiyle karşılaştık!
Eğip bükmeye gerek yok. Darbeyi kim yapacaksa delikanlı gibi çıkıp yapsın.
Bütün değerleri yok etmenin anlamı yok.
İşimiz gücümüz var! Kim yapacaksa yapsın şu darbeyi. Bizde kimin yakasına yapışacağımızı bilelim.

Hamid Şahinkaya
Habervakti

habercilerden, siyaset kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , . » yorum bırak;

Uyu halkım uyu… Futbolla yat, futbolla kalk! (Hasan Karakaya)

 
 
… şu “başörtüsüne serbestlik” getiren Meclis kararının Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiği tarih ile “Euro-2008, Avrupa Futbol Şampiyonası”nın başladığı tarihin adeta örtüşmesi; “tam yerine rast geldi” dedirtecek bir “zamanlama harikası”ydı!..
Düşünebiliyor musunuz;
Anayasa Mahkemesi’nin, “5 Haziran darbesi” olarak nitelenen kararlarından 2 gün sonra, yani 7 Haziran’da “Euro-2008, Avrupa Futbol Şampiyonası” başlıyor ve toplum, “Mahkemenin ilkel kararı”na tepki göstermeye fırsat bulamadan, kendini “futbol tartışmaları”nın içinde buluyor!..

……

“Az gelişmiş”, daha doğrusu “gelişmesi engellenmiş ülkeler”in halkları, kendilerini oyalayacak, “onur”larını okşayacak, “coşku”larını kamçılayacak, “sevinç ve mutluluğa” yol açacak “başarı”lara ihtiyaç hissederler… Sevinmeye, mutlu olmaya, bağırmaya ve sokaklara taşmaya mecbur ve hatta mahkûmdurlar!..

Çünkü, bunalmışlardır!.. Çünkü “aşağılık kompleksi” içinde kıvranmaktadırlar!..
Bu bunalımı aşmanın ve kompleksi yenmenin tek yolu, “bağırmak”tır!.. Çünkü insanlar, bağırarak boşalırlar!..
Yoksa, patlarlar!..

DİKTATÖR FRANKO’NUN 3 F’Sİ!

Bilirsiniz, İspanyol diktatör General Francisco Franco’ya şöyle bir soru sormuşlar:
“Yahu ülkenin yapısı bozuk!.. Ekonomi kötü, halk perişan!.. Herkes adaletsizlikten yakınıyor… Ama, hiç isyan yok!.. Bunu nasıl sağlıyorsun?”

İspanyol diktatör şu cevabı vermiş:
“Bunu 3 F ile sağlıyorum… Yani Franko, Futbol ve Fiesta ile… Onları yüz binlik beşiklerde uyutuyorum!”

Diktatör Franko’nun “yüz binlik beşik” olarak nitelendirdiği yerler, “stadyum”lardı.

Franco, “baskıcı rejim”inden bunalan halkını, “futbolla oyalıyor”du. Franco için futbol; “kitleleri oyalayan, toplumu siyasi konularda tepkisizliğe iten, ülke gündemini saptıran bir afyon”du!..

Yalnızca, Franco gibi diktatörler tarafından yönetilen ülkelerde değil; son derece modern rejimlere sahip ülkelerde de futbol, toplumu pasifize etmek amacıyla kullanılmıştır.
Günümüzde de bu tür örnekleri görmek mümkündür.

İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, bu duruma en iyi örneklerden biridir…
Berlusconi, siyaset hayatında iki unsuru çok iyi kullanmıştır. Bunlardan birincisi dördüncü kuvvet medya; diğeri ise bacasız sanayi “futbol”dur.

Milan kulübünün başına geçen Berlusconi, kulüp başkanı sıfatını kullanarak tüm dünyada tanınmıştır. Bu popülarite, Berlusconi’nin siyasi hayatını olumlu yönde etkilemiş ve onu ülkesinde iktidara taşımıştır. O da, Franco gibi; kitlelerle iletişiminde futbolu önemli bir faktör olarak kullanmıştır.

Ülkemizde de benzer bir durum mevcuttur. Türkiye’de stadyum seyircisinin yaş ortalaması oldukça düşük ve bu genç nüfus “futbol kelepçesi”yle kontrol altında tutulmaktadır.

“5 HAZİRAN DARBESİ”NİN ZAMANLAMASI!

Diyeceksiniz ki;
“Bu mevzu da nereden çıktı?”

Aslına bakarsanız, uzun süredir kafamı kurcalıyordu bu konu…

Hani, Levent Kırca’nın “Olacak O Kadar” programlarında, adeta programla özdeşleşmiş bir söz var ya;

Hani; “Tam yerine rast geldi, manzara koyduk” derler ya; şu “başörtüsüne serbestlik” getiren Meclis kararının Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiği tarih ile “Euro-2008, Avrupa Futbol Şampiyonası”nın başladığı tarihin adeta örtüşmesi; “tam yerine rast geldi” dedirtecek bir “zamanlama harikası”ydı!..
Düşünebiliyor musunuz;
Anayasa Mahkemesi’nin, “5 Haziran darbesi” olarak nitelenen kararlarından 2 gün sonra, yani 7 Haziran’da “Euro-2008, Avrupa Futbol Şampiyonası” başlıyor ve toplum, “Mahkemenin ilkel kararı”na tepki göstermeye fırsat bulamadan, kendini “futbol tartışmaları”nın içinde buluyor!..
“Portekiz’e niye mağlup olduk?.. Fatih Terim, sahaya ne biçim takım çıkardı?.. Bu takımla devam edersek, ikinci maçta işimiz biter, şampiyonaya veda ederiz!”
İtiraf edelim;
“Anayasa Mahkemesi’nin kararı” üzerine yapılan tartışmalar, “futbol tartışmalarının gölgesinde” kaldı!..
Millet, ne olduğunun ayırdına varamadan, “futbol”la yatıp, futbolla kalkmaya başladı!..
İspanya diktatörü Franko’nun “halkı yüz binlik beşiklerde uyutmak” dediği, tam da bu olsa gerek!..
Halkımız uyuyor!..
Daha doğrusu uyutuluyor!..
“Uyu halkım uyu!”
Yat yat uyu, uyu uyu yat!..
Ninni halkım, ninniiii!..
PROF. ORHAN KURAL’IN ÜZÜNTÜSÜ
Evet, 5 Haziran’daki “yargı darbesi”nin hemen ardından 7 Haziran’da “Avrupa Futbol Şampiyonası”nın başlamasını, “tartışmaları gölgelemek için iyi bir zamanlama” olarak görüyordum… Ancak, “halkın keyfine limon sıkmamak” için yazmaktan vazgeçmiştim!..
Ta ki, Perşembe gününe kadar…
Perşembe günü Bursa’da konuşan Prof.Dr. Orhan Kural’ın da aynı dertten muzdarip olduğunu görünce, yazmadan duramadım.
Efendim;
Kamuoyunda “Çevreci profesör” olarak bilinen İTÜ Maden Mühendisliği Bölümü Yeraltı Maden İşletmeciliği Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Kural, Türk milli takımının İsviçre galibiyetine ilişkin, “Türkiye’nin milli maçı kazanmasına üzüldüm. Çünkü ülkem futbolla uyutuluyor” demiş…
Bursa İl Çevre ve Orman Müdürlüğü’nce düzenlenen “Yaşanabilir Bir Çevre İçin El Ele” konulu konferansa katılan Orhan Kural, gazetecilere yaptığı açıklamada, bir “araştırma”nın, dünya genelinde “futboldan en çok etkilenen ülkenin Türkiye olduğunu gösterdiğini” söylemiş…
Türk milli takımının İsviçre karşısında aldığı galibiyete değinen Kural, şöyle devam etmiş:
“Ben, Türkiye’nin milli maçı kazanmasına üzüldüm. Çünkü ülkem futbolla uyutuluyor.
Fatih Terim ayda 140 bin YTL para alıyorsa; benim dağ köylerimde çocuklarım ayakkabı bulamıyorsa, o zaman bu memlekette bir tuhaflık vardır.
Şimdi, Türkiye günlerce futbolla oyalanacak.
Hatta bazıları ateş edip, adam öldürmüşlerdir.
İnanıyorum ki; futbolun kitleleri nasıl uyuttuğunu, bir gün herkes görecek.
Bankacılıktan sonra en fazla para futbolda dönüyor.
Ülkemin futbolla uyutulmasına hiç sıcak bakmıyorum.
Belediyelerin bütçelerinin büyük bir bölümü futbola ayrılmış bir durumda.
Ne çöp sahası, ne ağaçlandırma yapıyorlar.
Hepsi profesyonel futbola destek veriyorlar. Belediyelerin, asıl görevi halka hizmet vermektir.”
Prof. Orhan Kural bu sözleri söylemiş ama; “Futbolla, Türkiye kendini tanıtıyor” şeklinde eleştiriler geleceğini düşünerek, cevabını baştan vermiş:
“Beni bu yönden eleştirecek olanlara derim ki; futbola ayrılan paranın yüzde 1’i diğer spor dallarına, kültüre ve bilime ayrılsa, Türkiye’yi her dalda tanıtacak çok güzel işler yapılır!”
FUTBOL OLMAZSA FESTİVAL!
Prof. Orhan Kural’ın bu sözlerine katılmamak mümkün değil… Gerçekten de, “futbol sektörü”nde çok büyük paralar dönüyor!..
O paralardan çok az bir kısmı “bilimsel araştırmalar”a ayrılsa, Türkiye’nin “futbolla uyutulan” gençleri “top” veya “pop” peşinde koşmayı bırakır, “keşif” veya “icat”larla meşgul olurdu!..
Milli Takım Teknik Direktörü Fatih Terim’in 140 Bin YTL aldığı bir Türkiye’de, “dağ köylerindeki çocukların ayakkabı bulamayıp yalınayak dolaşması” elbette büyük bir çelişkidir!..
Tıpkı;
“Merkez Bankası’nın kasası, milyarlarca dolarlık dövizle dolu… Ama biz emeklilere bir faydası yok!.. O milyarlarca dolardan biraz da emeklilere verilse de, bizim de tencerelerimiz dolsa” diyen “emekliler”in feryatları gibi!..
Gelin, görün ki;
Sistem, “aç karınları doyurup da uyutmak” üzerine değil, “yüz binlik beşiklerde uyutmak” üzerine kurulmuş!..
“Yasak” mı ilân edeceksin, “futbollu günler”e denk getireceksin!.. Halktaki “homurtu”lar çok mu yükseldi, hemen bir “futbol zaferi” yaşatacaksın!..
Millet, “Egemenlerin baskıları dayanılmaz hâle geldi” diye haykırmaya mı başladı, hemen “Üç F”den birini devreye sokacaksın
“Franko!.. Futbol!.. Fiesta!”
Franko’lar zaten eksik değil… Bu da yetmedi, “futbol” ve “festival”leri sokacaksın devreye!..
Anayasa Mahkemesi kararlarının hem de “gerekçe”si bile açıklanmadan, 5 Haziran’da alel-acele ilân edilmesinin bir “tesadüf” olduğunu düşünüyorsanız, çok “saftorik”siniz demektir!..
Karar “5 Haziran”da açıklandı, çünkü 7 Haziran’dan itibaren millet “futbol beşiği”nde sallanmaya ve uyutulmaya başlandı!..
Uyu halkım, uyu!..
Yat yat uyu, uyu uyu yat!..
Futbolla yat, futbolla kalk!..
Kalk ama, sakın kalkınma!..
—————-
Efes-2008 Tatbikatı!
“Futbol”la yatıp, “futbol”la kalktığımızdan olsa gerek, şu “tatbikat” olayı gözlerimizden kaçtı… Aslına bakarsanız, pek fazla gündeme de gelmedi!..
Efendim, birkaç gün önce “Efes 2008 Tatbikatı” vardı… Gazete ve televizyonlar, olayı sadece “magazin” boyutuyla gündeme getirdiler!.. “Yazlık kamuflaj”larla ilgilenip, Org. Yaşar Büyükanıt’ın; “TSK, bu kıyafetle rahat edecek” sözlerini yansıttılar!..
İyi de; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül neredeydi, Başbakan Tayyip Erdoğan neredeydi?.. Niye katılmadılar bu tatbikata?.. Yoksa, programları mı müsait değildi?..
Öyle ya; “Efes 2007 Tatbikatı”na Cumhurbaşkanı A.N. Sezer de, Başbakan Tayyip Erdoğan da katılmış ve hatta “Sezer ile Erdoğan’ın yan yana oturdukları halde 3 saat boyunca konuşmadıkları” yazılıp çizilmişti!..
Peki, bu yılki tatbikata Gül ve Erdoğan niye katılmadı?.. “Futbol”dan başımızı kaldırıp, soralım dedik!..

Vakit