A LETTER TO THE MUSLIM, CHRISTIAN AND JEWISH BELIEVERS

 
Muslim, Christian and Jewish believers,
 
Let’s Act All Together for Love, Peace and Brotherhood and Respect the Faiths.
 
All prophets are very beautiful people.
 
Their disposition, morals and attitudes are excellent. They are exemplary people, who are most respected and loved.
 
Any inappropriate language directed towards them disturbs all believers. It is unreasonable to explain away any such contrary attitudes by the excuses of “democracy” or “tolerance.”
 
From the Qur’an, as well as the Hebrew Bible and the New Testament, we know that throughout history, unbelievers seemed to mock and slander God’s blessed messengers. However, the Qur’an foretells the miserable end of those who try to ridicule God’s messengers, with these words: “Messengers before you were also mocked, but those who jeered were engulfed by what they mocked.” (Qur’an, 6: 10)
 
Jesus (peace be upon him) is also one of the Islamic prophets highly praised in the Qur’an. In one verse, the Qur’an states that people also attempted to mock Jesus (pbuh) in the time of our Prophet (may God bless him and grant him peace):
 
When an example is made of the son of Mary [Jesus], your people laugh uproariously. (Qur’an, 43: 57)
 
From the Hebrew Bible, the holy book of the Jews, we learn that Prophets Elijah, Moses, Job and many other prophets (peace be upon them all) met similar attitudes from the people they addressed. As it is stated:
 
But they mocked God’s messengers, despised His words and scoffed at His prophets, until the wrath of the Lord was aroused against His people and there was no remedy. (2 Chronicles 36: 16)
 
Whom are you mocking? At whom do you sneer and stick out your tongue?
 
. . . In the light of these things, should I relent? (Isaiah 57: 4, 6)
 
Likewise, the hostile manner of the unbelievers to God’s blessed messenger Jesus (pbuh) is related in the New Testament in these terms:
 
He [Jesus] will be handed over to the Gentiles. They will mock him, insult him… (Luke 18: 32)
 
For further information, please visit www.islamdenouncesterrorism.com
Harun Yahya / Global Publishing
 

Oh! Dünya Varmış! (Sibel Eraslan)

‘Oh! Dünya Varmış!’

Geçen haftalarda okudunuz veya bir şekilde haberiniz oldu Reyhan Gürtuna ropörtajından… “Oh! Dünya Varmış!” başlığı ile yayınlanmıştı.

Aynı hafta AİHM, Sakarya”da din dersi öğretmenliği yapan iki tesettürlü hanımla ilgili kararını açıkladı. AİHM, “dini yaşama hürriyeti” olarak görmüyordu iki Müslüman kadının başörtülü halini. Birkaç gün sonra bizim Anayasa Mahkemesi”nin kararı çıkageldi.
Her şey üst üste geliyordu. Aynı gün, sağ gözümdeki kılcal damarlar patladı. Hayatım uzun savunmalar ve itirazlar arasında geçiyor, kim bilir kaç yüzüncü basın toplantısındaydım ama bu sefer hayatımda ilk kez sol elimde engel olamadığım bir titreme başlamıştı, konuşurken elimdeki kağıtlara hakim olamayınca arkadaşım Kenan Alpay, kağıtları tutmama yardım etti. Yasaklarla, ithamlarla ve hayatı savunmayla geçen son 25 yılın içinde beni bu derecede rencide eden şey neydi? Anayasa Mahkemesi Yargıçları göz göre göre Anayasa’yı ihlâl ediyorlardı. Bir hukukçu olarak bundan sonrası bir “duvar” diye düşündüm. Çünkü hukuk, kendi koyduğu normatif kuralları bizzat kendisi çiğnemeye başlarsa artık hayatı değil, ölümü yapılandırmaya başlar. Buzul bir donmayı, ölü gibi kıpırtısızca durmayı, koygulu bir susmayı… Sade bir kişi olarak, insan teki olarak kime güvenecektik?
Anayasa değişikliğini içeren 5735 sayılı kanun iptal edilmişti. Anayasa Mahkemesi”nin iptal ettiği 2. md. şuydu: “Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir.”
Aslında iptal edilen şey “TÜRBAN” değildi. “ÖĞRENİM HAKKI”ydı. Kimse buna dikkat etmedi, kimse bunu önemsemedi. Türbanlı kızlar değildi biçilenler, eğitimde eşitlik hakkıydı, fırsat eşitliğiydi, fırsatlara erişim hakkıydı iptal edilen…
Tam bu arada okuyordum Reyhan Abla”nın ropörtajını, içim 25 yıllık hatıraları acımasız bir mikser gibi döndürüyordu. Reyhan Abla, başım örtülü değilken ve başımı örttüğüm ilk günden sonrasında da hep yanımda bulduğum, kendisini örnek aldığım büyük ablalardan birisiydi… Başörtüsünden vazgeçmiş olması değil, konuşmasındaki elitist, estetisyen vurgu ve dünyevi işaretler üzerinden şaşırtıcı dönüşü beni hayrete düşürmüştü… Sözgelimi onun fukara evlerindeki yiğit çalışmalarını yakınen bilen birisiyim. Kar yağdığı günler, dışarı çıkıp bacası tütmeyen evleri bir bir tesbit edip kapısını çalacaksınız talimatlarını yerine getiren kişilerden birisiyim. Şimdi nasıl oluyor da bu kadar açıkara bir mesafeyle konuşuyordu?
Ona bir mektup yazdım. Lafı gevelemeyeceğim: Onu üzmek istiyordum. Sanıyorum bunu başardım da. Gerçek Hayat”ta yayımlanan mektubumdan sonra beni aradı. Beni yargılıyorsun Sibelcim dedi. Onu yargılıyor muydum cidden? Ben arkadaşımı istiyordum, çocukça bir şey belki ama bu… Bunu hâlâ düşünüyorum. Yani ona kızmamın sebebi örtüsünden vazgeçmiş olması mıydı, yoksa sınıflı seçkinciliğe dayanan dünyevileşmeyi had safhada okuduğum o konuşma metni miydi? Sanırım ikisi de. “Oh! Dünya Varmış!” demiş miydi mesela? Hayır! Bu söz asla Reyhan Hanım”a ait değildi. Bana, yazılı olarak verdiği mülâkat cevaplarını da yolladı. Yayınlanmış olanla, onun yazılı olarak verdiği cevaplar arasında dağlar kadar fark var… Kendisi bu konuda belki açıklama yapacaktır. Ama benden rica ettiği için mülâkatın aslı hakkında bir şey yazmayacağım…
Hayat her yaşta büyütebiliyor insanı. Kimse büyüdüm, artık bitti demesin. Bugünler de geçecek. Kimse bu dünyada kalıcı değil. Maksat, bu kısa hayat aralığında huzurlu ve onurlu bir hayat sürebilmek, yoksa hiçbirimiz Ağrı Dağı kadar eski ve güçlü değiliz…

Kur’an kulaklarımdaki filtreyi kaldırdı

Black metal grubu Ancient’in bayan solisti olarak ün salan Deadly Kristin yakın zaman önce müslüman olduğunu açıkladı
Dünya, kâinat’ın esrarları, ölümden sonra hayat, insan etkileşimleri, vb. Hakkında bir kitap hazırlığı içindeyken Kur’anı Kerim’le tanıştı ve hayatının dönüm noktasını oluşturan bir karar aldı. Hayatının geri kalan kısmını yaratanına isyanlarla değil onunla dost olarak geçirecekti; belki bir Mevlana belki bir Yunus olacaktı. Yüz seksen derecelik bu dönüş basının ilgisini çekerken başta ailesi olmak üzere bir çok hayranının tepkisine yol açtı. Deadly’nin aldığı bu karar herkesi sarsmıştı. Adeta mateme bürünen babasına ‘atesit olmanı tercih ederim.’ dedirtmiş, yıllarca aynı sahneyi ve emeli paylaştığı Aphazel’in yüzünde alaylı bir gülümsemeye dönüşmüştü. Öyle ya da böyle o seçimini yapmış, kendisiyle buluşmuştu, müslüman olmuştu. Daha ne olsundu?! Her gün Myspace.com’dan binlerce kişi tarafından ziyaret web sitesinde İslam’a atılan iftiralara cevaplar veriyor ve insanların gerçek İslam hakkında bilgi edinmelerini sağlıyor. Şu sıralar Avusturya’da yaşamasına rağmen herkese bir web sitesi yakınlığında duran sanatçı müslüman bir müziyenle evli ve ‘Sufi Rock’ adını verdiği bir tarz üzerinde çalışıyor.

ARTIK MÜSLÜMAN’IM, BLACK METAL YAPMAM

Blak metal rock’ın efsanevi grubu Ancitent’in kadın solisti Deadly Kristin’e bir şeyler oldu. Kristin’in yakın zaman önce Müslümanlığını açıklamasıyla birlikte yer yerinden oynadı. Bu değişim, aldığı tepkiler onu münzevi bir yaşam şekline itmediği gibi sanılanın aksine yaklaşık 18 yıllık rock geçmişinin üzerine bir çizik de atmadı. O hâlâ İtalyan rockının en sevilen şarkıcılarından biri. Kendi deyimiyle belki birkaç arkadaş ve birkaç hayran kaybetti ama yeni arkadaşlar ve yeni hayranlar kazandı. Benimsediği yeni dünya görüşünü müziğine de yansıtan Kristin Müslüman olduktan sonra Hayam Nur ismini kullanmaya başladı. 1997′de dahil olduğu Ancitent’le 2003′te yolları ayrılan Kristin bu ayrılığa rağmen 2005′te Dreamlike Horror’un başlangıç albümünde grupla birlikte çalıştı. “Delightful Suicides-Zevkli İntiharlar” isimli bu albüm rock müzik sahasında Yunanistan’ın en iyi bağımsız plak şirketi olan Sleaszy Müzik tarafından piyasaya sürüldü. Halen İsveç’te yaşayan sanatçı 2006′dan beri İsveç Radyosu P4′te her perşembe sabahı 08.15-09.00 arası canlı tartışmaların yapıldığı, uluslararası müzik sahnesinden yeni single’ların tanıtıldığı bir talk show programı yapıyor. İslam dendiğinde intihar bombalamaları ve kumda koşan silahlı çocukların akla geldiği bir ülkede İslam’ı seçen Deadly Kristin’le 2005 yılında başlayan bu ilginç değişim öyküsünü konuştuk.

Allah’a yönelişiniz sanatsal arayışlarınızın bir parçası olarak mı gelişti, nasıl oldu?

Öyle de diyebiliriz. Dünya, kâinatın esrarları, ölümden sonra hayat, insan etkileşimleri, vb. hakkındaki teorilerimi bir araya toplayan, varoluşçu bir kitap yazıyordum. Teorilerime somut ve bilimsel bir temel verebilmek için daha fazla bilim, kimya, fizik, biyoloji ve astronomi çalışmaya başladım. Kitapla ilgili çalışmalarımı yarı yarıya tamamladığım bir noktada iki Müslüman entelektüelle tanıştım ve fikir alışverişinde bulunmaya başladık. Bu arkadaşlar benim teorilerimi anlamakla kalmayıp, Kur’an’ın benzer şeyleri daha büyük bir detayla açıkladığını bana gösterdiklerinde şok yaşadım ve aniden bakışım değişti ve İslam’a karşı giderek büyüyen bir ilgi beslemeye başladım. Daha yakından tanımak istedim, daha fazla öğrenme ihtiyacı duydum. Arkadaşım Davud, bana İtalyanca bir Kur’an verdi. Okumaya başladım. Her gece en az bir saat yatağımda oturup bir sûre, ardından diğer bir sûreyi okuyor ve ertesi gün okuduklarımı onunla konuşuyordum.

Peki, bu köklü değişim ne zaman gerçekleşti?

Tanıkların önünde resmi olarak şehadet getirdiğimde Mart 2006 idi. Ama bundan aylar önce (2005 yılında) kendi kalbimde Müslüman olmuştum. Aslında ilk şehadetimi dediğim gibi kendi dairemde tek başınayken getirdiğimi hatırlıyorum. O yaz Kur’an okumaya başladım. 2005 Ramazan’ı benim ilk Ramazan’ımdı, oruç tutmaya başladım. Bütün ay boyunca oruç tuttum.

Hiç tereddütleriniz olmadı mı? (Caydırıcı faktörler yok muydu? Aile, arkadaşlar, şöhret, vs…)

Olmadı Elhamdülillah! Kur’an’ı okumak, gerçeği aynı ilk kez görmek gibi. Sanki biri dünyayı görmek üzere kullandığım filtreyi gözlerimden kaldırmış gibi. İslâm’ı bulmuş olduğum için kendimi çok kutsanmış hissediyorum! Aileme Müslüman olacağımı söylediğimde çok şiddetli tepki verdiler. Babam, ateist olmamı tercih edeceğini söyledi! Annem dışında herkes benimle arasına görünmez bir duvar koymuştu. Ama zamanla kabul ettiler. Şu an İslâm’ın benim içimdeki güzel şeyleri açığa çıkardığını, şimdiye kadarkinden çok daha iyi biri olduğumu görebiliyorlar. Hayranlarım da da çok şaşırdı. Metal dünyasında konuşulacak çok şey vardı ve sayısız röportaj yaptım. Eski takipçilerimden bazılarını kaybetmiş olabilirim; fakat kesinlikle yeni hayranlar kazandım. Hayranlarımdan bir kısmı benim gibi Müslüman oldu. Elhamdülillah!

Ancitent gibi metalin en koyu tınılarıyla demlenen bir grup için böyle bir değişiklik kabullenilebilir miydi?

Gruptan İsveç’e taşındıktan sonra, 2003′ün sonlarına doğru ayrılmıştım zaten. Ancitent’te bu konu hakkında konuştuğum tek kişi Aphazel’di. Ona bunu anlattığımda hiçbir şey söylemeyip gülümsemişti. Gülümsemesini durduramamıştı. Bununla eğleniyor gibiydi. Bana hiçbir zaman neden Müslüman olduğumu sormadı. Sadece kabul etti ve büyük bir ihtimalle bunu beklenmedik ve gülünç buldu. Çünkü artık onun tanıdığı Deadly değildim. Grubun geri kalan üyeleri bunu internetten, yaptığım röportajlardan ve web sitemden öğrendiler. Aklımı kaçırdığımı düşünenler oldu.

Basın için sansasyonel tatlar içeren bir konu başlığı olmuşsunuzdur herhalde.

Oh evet, internette ve birçok müzik dergisinde bu konu hakkında çok söylemler oldu. Ama olabildiğince seviyeli söylemlerdi bunlar. Hepsi neden dinî bir yaşam tarzı benimsediğim ve neden dinler arasından İslâm’ı kucakladığım yönünde, beni anlama yönünde yoğun bir gayret içindeydi. Basının bu ilgisi Allah’ın bir lütfuydu benim için. Böylelikle İslâm’a ve Müslümanlara duyulan öfke ve önyargıları belki bir nebze kırmaya ve İslâm ve Kur’an hakkında doğru mesajlar vermeye çalıştım.

Gözlerinizdeki filtre kalktı ve her şeyi farklı görmeye başladınız. Peki bu filtre kulaklarınızda da var mıydı? Sesleri algılayışınızda bir farklılık oldu mu? Şimdi müzik, hayatınızın neresinde duruyor?

Şu an Müslüman olduğum için doğal olarak bir black metal grubunda çalamam. Hâlâ rock ve metal müziği seviyorum. Fakat bunun pozitif bir his vermesi ve mutlu bir mesaj içermesi gerekiyor. Black metal, negatif bir müzik. Hayatın en karanlık yanlarını, korkuları, düş kırıklığını ve öfkeyi ifade ediyor. Allah’a şükürler olsun ki bunlar geçmişte kaldı.

Geriye baktığınızda nelerden pişmanlık duydunuz?

Müzikal anlamda hiçbir şeyden pişmanlık duymuyorum. Ama hayatım boyunca gerçek ahlâki bir rehberden tamamen yoksun yaşadığımın farkına varmak kalbime çok ağır gelmişti. Geçmişimden sahneler aniden aklımda beliriyordu, içine girdiğim durumlar, kötü bir şekilde incittiğim insanlar, bütün bencilliğim kafamın arkasındayken şimdi yüzeye çıkıyorlardı. Bütün hatalarım ve yanlışlarım için Allah beni affetsin inşallah!

SIĞ ÜNLÜLERİ ÖNÜMÜZE İTİYORLAR

İsveç radyosu P4′te dünya müzik meselelerinin de konuşulduğu bir program yapıyorsunuz. Dünyayı yöneten müzik ve insanların bu müzik karşısındaki duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Müzik insanların zihin ve düşünceleri üzerinde büyük bir güce ve etkiye sahip. Sadece zihin üzerinde değil hatta vücut üzerinde bile etkisi var. Biliyoruz ki; var olan her şey titreşir. Müzik de fiziksel olarak fizik vücudumuzun titreşimlerini etkileyebilecek bir titreşimdir. Çok güçlü bir araç. Doğru ve pozitif bir şekilde kullanırsanız kesinlikle bireyler ve birey toplulukları için büyük bir etkisi olur. Günümüzde müzik endüstrisini kontrol edenler ve nasıl bir dünyanın olması gerektiğine karar verenler medya patronları. İnsanlar koyun gibiler. Televizyonda bir şey görüyorlar ve aynı onun gibi davranmaya başlıyorlar. Sanki TV, onların tanrısı gibi orada gördükleri her şeye uymak zorundalar.

Şu an TV ve radyolar en anlamsız ve sığ artist ve ünlüleri önümüze itiyorlar. MTV’nin ne hale geldiğine bakın! Jackass gibi programlar idiotları meşhur yaptı. Onun harika olduğuna inandırmak için size baskı yapıyorlar.

MEDYA İSLAM’LA SAVAŞ HALİNDE

Avrupa’da müzik kanallarında Müslüman müzisyenlerin kliplerinin yayınlanmayışı konusunda ne düşünüyorsunuz?

Müslüman sanatçıların klipleri yayınlanmıyor. Çünkü bütün medya, İslâm’la savaş halinde. Bu bütün dünyaya yayılmış olan anti İslâm propagandasının bir sonucu. Dünyanın bütün büyük TV istasyonları ve gazeteleri İslâm’ın bir düşman olarak portresinin çizilmesi uğruna çok katı politikalar uyguluyorlar. İslâm’ın içindeki bütün iyilikleri baskı altında tutabilmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Ama umudum o ki; bu ileride geri tepecek ve gelecekte gerçekten bunun tam tersi şeyler olacak. Sonunda insanlar bütün bu sığlıklardan yorulup daha derin ve anlamlı şeyleri arayacaklar. Buna karşılık bir ‘(Müslüman) müzisyenler birliği’ fikri bile gündeme gelmedi.

Sizce böyle bir beraberliğe ihtiyaç yok mu?

Kesinlikle. Sesimizin duyulmasını sağlamak bizim elimizde ve internet bunun için büyük imkânlar sunuyor. İslâm ve sanatımız hakkında insanların doğru bilgi sahibi olabilmeleri için birbirimize kenetlenip elimizden geleni yapmamız gerektiğine inanıyorum.

ZAMAN – GENÇLİK

gençlere kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , . Leave a Comment »

Trene bin, en gizli belgelere ulaş!

İngiliz istihbaratından bir haftada ikinci skandal. Gizli belgeler trenlerden çıkıyor. Üstelik son belgenin İran’la ilişkisi de manidar
Gizli serviste Iran sızıntısı

İngiltere bir haftada yaşanan ikinci istihbarat skandalıyla çalkalanıyor. El Kaide ve Irak’la ilgili belgelerin bir trende bulunmasından sonra, gizlilik derecesi yüksek yeni belgeler yine bir trenden çıktı.

ODAK İRAN PARASI

İngiltere’nin önde gelen gazetelerinden Independent’ın ulaştığı belgeler terör finansmanı ve kara para aklamaya karşı İngiliz politikasıyla ilgili önemli bilgiler içeriyor. Belgelerde İran’ın kitle imha silahlarının finansmanı için ticaret ve bankacılık sistemini nasıl kullanabileceğine dair öngörüler yer alıyor. Hükümetin bu konuda yapacağı toplantı için hazırlanan brifing notları da dosyadan çıkarken, Independent belgelerin El Kaide dosyalarının BBC’ye ulaştığı günlerde kendilerine geldiğini yazdı.

Geçtiğimiz hafta ABD-AB zirvesinde İran’ın nükleer teknolojisini desteklediği gerekçesiyle Avrupa bankalarındaki İran paralarının bloke edilmesi gündeme gelmiş, İran buna karşı Avrupa’yı parasını geri çekmekle tehdit etmişti.

İSTİHBARAT ZOR DURUMDA

Bir haftada ikinci kez yaşanan skandal hükümeti de zor durumda bıraktı. Muhafazakar Parti’nin sözcüleri hükümetin devletin gizli belgelerinin korunmasına özel önem vermesi gerektiğini belirtti. Avam Kamarası’ndan Keith Vaz ise ‘Düşmanlarımızın gizlice bilgisayarlarımıza girmesine gerek bile yok. Toplu taşıma araçlarını gezseler gereken her şeyi bulacaklar’ dedi.

İstihbaratın geçmişi benzer skandallarla dolu:

1990’da, Körfez Savaşı ile ilgili hassas belgeler çalındı.

2000’de, nükleer sırlardan sorumlu John Spellar’ın dizüstü bilgisayarı çalındı.

Aynı yıl alkollü bir MI6 ajanı bilgisayarını takside unuttu.

Ocak 2008’de İngiliz ordusuna katılmak isteyen 600 bin kişinin bilgilerini de içeren bilgisayar ortadan kaybolunca ülkede panik yaşanmıştı.

Sıktı artık kim darbe yapacaksa yapsın! (Hamid Şahinkaya)

Adamın biri arkadaşına lokanta macerasını anlatıyormuş:

“Şehir merkezinde büyücek bir lokanta var. Geçen gün gittim. Çorba, döner, meyve, tatlı, üstüne kahve…

Senin anlayacağın karnımı bir güzel doyurdum”.

Arkadaşı: “Epey kabarık bir hesap ödemişsindir” demiş.

“Yok” demiş bizimki.

“Hesap deyince ben param yok dedim”.

“Bir şey yapmadılar mı” diye sormuş öteki.

Bizimki “sadece bir tokat attılar” demiş.

Öteki ertesi gün aynı lokantaya gitmiş, bir güzel yemiş içmiş.
Hesap için gelen giden olmayınca bağırmış: “Kardeşim işim var. Kim tokat atacaksa atsın gideceğim” demiş.

Fıkradan hisse:
Ülke e – muhtırayla başlayan antidemokratik bir süreç yaşıyor. Tam bitti derken şimdi yargı darbesiyle karşılaştık!
Eğip bükmeye gerek yok. Darbeyi kim yapacaksa delikanlı gibi çıkıp yapsın.
Bütün değerleri yok etmenin anlamı yok.
İşimiz gücümüz var! Kim yapacaksa yapsın şu darbeyi. Bizde kimin yakasına yapışacağımızı bilelim.

Hamid Şahinkaya
Habervakti

Uyu halkım uyu… Futbolla yat, futbolla kalk! (Hasan Karakaya)

 
 
… şu “başörtüsüne serbestlik” getiren Meclis kararının Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiği tarih ile “Euro-2008, Avrupa Futbol Şampiyonası”nın başladığı tarihin adeta örtüşmesi; “tam yerine rast geldi” dedirtecek bir “zamanlama harikası”ydı!..
Düşünebiliyor musunuz;
Anayasa Mahkemesi’nin, “5 Haziran darbesi” olarak nitelenen kararlarından 2 gün sonra, yani 7 Haziran’da “Euro-2008, Avrupa Futbol Şampiyonası” başlıyor ve toplum, “Mahkemenin ilkel kararı”na tepki göstermeye fırsat bulamadan, kendini “futbol tartışmaları”nın içinde buluyor!..

……

“Az gelişmiş”, daha doğrusu “gelişmesi engellenmiş ülkeler”in halkları, kendilerini oyalayacak, “onur”larını okşayacak, “coşku”larını kamçılayacak, “sevinç ve mutluluğa” yol açacak “başarı”lara ihtiyaç hissederler… Sevinmeye, mutlu olmaya, bağırmaya ve sokaklara taşmaya mecbur ve hatta mahkûmdurlar!..

Çünkü, bunalmışlardır!.. Çünkü “aşağılık kompleksi” içinde kıvranmaktadırlar!..
Bu bunalımı aşmanın ve kompleksi yenmenin tek yolu, “bağırmak”tır!.. Çünkü insanlar, bağırarak boşalırlar!..
Yoksa, patlarlar!..

DİKTATÖR FRANKO’NUN 3 F’Sİ!

Bilirsiniz, İspanyol diktatör General Francisco Franco’ya şöyle bir soru sormuşlar:
“Yahu ülkenin yapısı bozuk!.. Ekonomi kötü, halk perişan!.. Herkes adaletsizlikten yakınıyor… Ama, hiç isyan yok!.. Bunu nasıl sağlıyorsun?”

İspanyol diktatör şu cevabı vermiş:
“Bunu 3 F ile sağlıyorum… Yani Franko, Futbol ve Fiesta ile… Onları yüz binlik beşiklerde uyutuyorum!”

Diktatör Franko’nun “yüz binlik beşik” olarak nitelendirdiği yerler, “stadyum”lardı.

Franco, “baskıcı rejim”inden bunalan halkını, “futbolla oyalıyor”du. Franco için futbol; “kitleleri oyalayan, toplumu siyasi konularda tepkisizliğe iten, ülke gündemini saptıran bir afyon”du!..

Yalnızca, Franco gibi diktatörler tarafından yönetilen ülkelerde değil; son derece modern rejimlere sahip ülkelerde de futbol, toplumu pasifize etmek amacıyla kullanılmıştır.
Günümüzde de bu tür örnekleri görmek mümkündür.

İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, bu duruma en iyi örneklerden biridir…
Berlusconi, siyaset hayatında iki unsuru çok iyi kullanmıştır. Bunlardan birincisi dördüncü kuvvet medya; diğeri ise bacasız sanayi “futbol”dur.

Milan kulübünün başına geçen Berlusconi, kulüp başkanı sıfatını kullanarak tüm dünyada tanınmıştır. Bu popülarite, Berlusconi’nin siyasi hayatını olumlu yönde etkilemiş ve onu ülkesinde iktidara taşımıştır. O da, Franco gibi; kitlelerle iletişiminde futbolu önemli bir faktör olarak kullanmıştır.

Ülkemizde de benzer bir durum mevcuttur. Türkiye’de stadyum seyircisinin yaş ortalaması oldukça düşük ve bu genç nüfus “futbol kelepçesi”yle kontrol altında tutulmaktadır.

“5 HAZİRAN DARBESİ”NİN ZAMANLAMASI!

Diyeceksiniz ki;
“Bu mevzu da nereden çıktı?”

Aslına bakarsanız, uzun süredir kafamı kurcalıyordu bu konu…

Hani, Levent Kırca’nın “Olacak O Kadar” programlarında, adeta programla özdeşleşmiş bir söz var ya;

Hani; “Tam yerine rast geldi, manzara koyduk” derler ya; şu “başörtüsüne serbestlik” getiren Meclis kararının Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildiği tarih ile “Euro-2008, Avrupa Futbol Şampiyonası”nın başladığı tarihin adeta örtüşmesi; “tam yerine rast geldi” dedirtecek bir “zamanlama harikası”ydı!..
Düşünebiliyor musunuz;
Anayasa Mahkemesi’nin, “5 Haziran darbesi” olarak nitelenen kararlarından 2 gün sonra, yani 7 Haziran’da “Euro-2008, Avrupa Futbol Şampiyonası” başlıyor ve toplum, “Mahkemenin ilkel kararı”na tepki göstermeye fırsat bulamadan, kendini “futbol tartışmaları”nın içinde buluyor!..
“Portekiz’e niye mağlup olduk?.. Fatih Terim, sahaya ne biçim takım çıkardı?.. Bu takımla devam edersek, ikinci maçta işimiz biter, şampiyonaya veda ederiz!”
İtiraf edelim;
“Anayasa Mahkemesi’nin kararı” üzerine yapılan tartışmalar, “futbol tartışmalarının gölgesinde” kaldı!..
Millet, ne olduğunun ayırdına varamadan, “futbol”la yatıp, futbolla kalkmaya başladı!..
İspanya diktatörü Franko’nun “halkı yüz binlik beşiklerde uyutmak” dediği, tam da bu olsa gerek!..
Halkımız uyuyor!..
Daha doğrusu uyutuluyor!..
“Uyu halkım uyu!”
Yat yat uyu, uyu uyu yat!..
Ninni halkım, ninniiii!..
PROF. ORHAN KURAL’IN ÜZÜNTÜSÜ
Evet, 5 Haziran’daki “yargı darbesi”nin hemen ardından 7 Haziran’da “Avrupa Futbol Şampiyonası”nın başlamasını, “tartışmaları gölgelemek için iyi bir zamanlama” olarak görüyordum… Ancak, “halkın keyfine limon sıkmamak” için yazmaktan vazgeçmiştim!..
Ta ki, Perşembe gününe kadar…
Perşembe günü Bursa’da konuşan Prof.Dr. Orhan Kural’ın da aynı dertten muzdarip olduğunu görünce, yazmadan duramadım.
Efendim;
Kamuoyunda “Çevreci profesör” olarak bilinen İTÜ Maden Mühendisliği Bölümü Yeraltı Maden İşletmeciliği Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Kural, Türk milli takımının İsviçre galibiyetine ilişkin, “Türkiye’nin milli maçı kazanmasına üzüldüm. Çünkü ülkem futbolla uyutuluyor” demiş…
Bursa İl Çevre ve Orman Müdürlüğü’nce düzenlenen “Yaşanabilir Bir Çevre İçin El Ele” konulu konferansa katılan Orhan Kural, gazetecilere yaptığı açıklamada, bir “araştırma”nın, dünya genelinde “futboldan en çok etkilenen ülkenin Türkiye olduğunu gösterdiğini” söylemiş…
Türk milli takımının İsviçre karşısında aldığı galibiyete değinen Kural, şöyle devam etmiş:
“Ben, Türkiye’nin milli maçı kazanmasına üzüldüm. Çünkü ülkem futbolla uyutuluyor.
Fatih Terim ayda 140 bin YTL para alıyorsa; benim dağ köylerimde çocuklarım ayakkabı bulamıyorsa, o zaman bu memlekette bir tuhaflık vardır.
Şimdi, Türkiye günlerce futbolla oyalanacak.
Hatta bazıları ateş edip, adam öldürmüşlerdir.
İnanıyorum ki; futbolun kitleleri nasıl uyuttuğunu, bir gün herkes görecek.
Bankacılıktan sonra en fazla para futbolda dönüyor.
Ülkemin futbolla uyutulmasına hiç sıcak bakmıyorum.
Belediyelerin bütçelerinin büyük bir bölümü futbola ayrılmış bir durumda.
Ne çöp sahası, ne ağaçlandırma yapıyorlar.
Hepsi profesyonel futbola destek veriyorlar. Belediyelerin, asıl görevi halka hizmet vermektir.”
Prof. Orhan Kural bu sözleri söylemiş ama; “Futbolla, Türkiye kendini tanıtıyor” şeklinde eleştiriler geleceğini düşünerek, cevabını baştan vermiş:
“Beni bu yönden eleştirecek olanlara derim ki; futbola ayrılan paranın yüzde 1’i diğer spor dallarına, kültüre ve bilime ayrılsa, Türkiye’yi her dalda tanıtacak çok güzel işler yapılır!”
FUTBOL OLMAZSA FESTİVAL!
Prof. Orhan Kural’ın bu sözlerine katılmamak mümkün değil… Gerçekten de, “futbol sektörü”nde çok büyük paralar dönüyor!..
O paralardan çok az bir kısmı “bilimsel araştırmalar”a ayrılsa, Türkiye’nin “futbolla uyutulan” gençleri “top” veya “pop” peşinde koşmayı bırakır, “keşif” veya “icat”larla meşgul olurdu!..
Milli Takım Teknik Direktörü Fatih Terim’in 140 Bin YTL aldığı bir Türkiye’de, “dağ köylerindeki çocukların ayakkabı bulamayıp yalınayak dolaşması” elbette büyük bir çelişkidir!..
Tıpkı;
“Merkez Bankası’nın kasası, milyarlarca dolarlık dövizle dolu… Ama biz emeklilere bir faydası yok!.. O milyarlarca dolardan biraz da emeklilere verilse de, bizim de tencerelerimiz dolsa” diyen “emekliler”in feryatları gibi!..
Gelin, görün ki;
Sistem, “aç karınları doyurup da uyutmak” üzerine değil, “yüz binlik beşiklerde uyutmak” üzerine kurulmuş!..
“Yasak” mı ilân edeceksin, “futbollu günler”e denk getireceksin!.. Halktaki “homurtu”lar çok mu yükseldi, hemen bir “futbol zaferi” yaşatacaksın!..
Millet, “Egemenlerin baskıları dayanılmaz hâle geldi” diye haykırmaya mı başladı, hemen “Üç F”den birini devreye sokacaksın
“Franko!.. Futbol!.. Fiesta!”
Franko’lar zaten eksik değil… Bu da yetmedi, “futbol” ve “festival”leri sokacaksın devreye!..
Anayasa Mahkemesi kararlarının hem de “gerekçe”si bile açıklanmadan, 5 Haziran’da alel-acele ilân edilmesinin bir “tesadüf” olduğunu düşünüyorsanız, çok “saftorik”siniz demektir!..
Karar “5 Haziran”da açıklandı, çünkü 7 Haziran’dan itibaren millet “futbol beşiği”nde sallanmaya ve uyutulmaya başlandı!..
Uyu halkım, uyu!..
Yat yat uyu, uyu uyu yat!..
Futbolla yat, futbolla kalk!..
Kalk ama, sakın kalkınma!..
—————-
Efes-2008 Tatbikatı!
“Futbol”la yatıp, “futbol”la kalktığımızdan olsa gerek, şu “tatbikat” olayı gözlerimizden kaçtı… Aslına bakarsanız, pek fazla gündeme de gelmedi!..
Efendim, birkaç gün önce “Efes 2008 Tatbikatı” vardı… Gazete ve televizyonlar, olayı sadece “magazin” boyutuyla gündeme getirdiler!.. “Yazlık kamuflaj”larla ilgilenip, Org. Yaşar Büyükanıt’ın; “TSK, bu kıyafetle rahat edecek” sözlerini yansıttılar!..
İyi de; Cumhurbaşkanı Abdullah Gül neredeydi, Başbakan Tayyip Erdoğan neredeydi?.. Niye katılmadılar bu tatbikata?.. Yoksa, programları mı müsait değildi?..
Öyle ya; “Efes 2007 Tatbikatı”na Cumhurbaşkanı A.N. Sezer de, Başbakan Tayyip Erdoğan da katılmış ve hatta “Sezer ile Erdoğan’ın yan yana oturdukları halde 3 saat boyunca konuşmadıkları” yazılıp çizilmişti!..
Peki, bu yılki tatbikata Gül ve Erdoğan niye katılmadı?.. “Futbol”dan başımızı kaldırıp, soralım dedik!..

Vakit

AB GİRİŞDE T.? (HARUN YAHYA)

AVRUPA BİRLİĞİNE GİRİŞ KONUSUNDA TÜRKİYE’NİN STRATEJİSİ NASIL OLMALIDIR?
Avrupa’daki bazı ülkeler yüzyılı aşkın bir süreden bu yana Darwinist-materyalist öğretilerin etkisi altındadır. Yüksek seciyeli Türk Milleti ise Darwinizm’i, materyalizmi ve bunlardan kaynaklanan ideolojileri reddetmekte ve Yüce Allah’a olan imanını muhafaza etmektedir.
 
AB’nin bazı materyalist liderleri, dindar bir milletin bünyelerine sokulmasını kabul edilemez ve son derece riskli bulmaktadır. Bu nedenle bütün güçleriyle Türk milletini imani ve ahlaki değerlerden uzaklaştırmaya çalışmakta, Darwinist görüşünü yerleştirmeye gayret etmektedirler.
 
Darwin’in evrim teorisinin, çoğu insan tarafından sadece bilimi ilgilendiren bir konu olduğu sanılır. Oysa aksine, evrim teorisinin verdiği mesajlar, tarih, felsefe, siyaset gibi pek çok alanı etkilemiştir. Çünkü evrim teorisi insanoğlunun ve tüm diğer canlıların bu dünya üzerinde nasıl ortaya çıktıkları sorusu ile ilgilidir ve bu sorulara verilen cevap, ister istemez bir insanın ve bir toplumun tüm dünya görüşünü değiştirir.
Nitekim evrim teorisi, canlıların yaratılmadıklarını iddia ederek başta materyalist felsefe olmak üzere tüm ateist görüşlerin temelini oluşturmuştur. Bilim tarafından açıkça yalanlanmasına rağmen hala bir gerçek gibi sunulmasının ardında da başka bir aldatmaca yatar.
 
Darwinizm’in Yıkım Dolu Tarihi
 
20. yüzyılda insanlık pek çok savaşlar, katliamlar, acılar ve yıkımlar yaşadı. Kuşkusuz ki yaşanan belaların sebepleri, ağırlıklı olarak 19. yüzyılda ortaya atılan fikirlerdi. İlk çağlardan beri, yaratılışı inkar eden ve maddenin mutlak varlık olduğunu iddia eden materyalist ideolojiler, Darwin’in ortaya attığı evrim teorisinden güç bulunca, geniş bir alana yayıldılar. Bu çarpık ideolojiler bir anda toplumların hayat felsefesi haline geldiler.
 
Materyalist ideolojilerin toplumlardaki uygulaması, zayıfı ezen, devlete başkaldıran, aile kavramını hiçe sayan, barış, huzur, kardeşlik tanımayan, sevgi, vefa, saygı gibi manevi değerlerden uzak, her türlü ahlaki değeri yok sayan, sanattan, bilimden zevk almayan nesiller oluşturarak, yalnızca maddeye önem veren bir anlayışın hakim olması şeklindeydi. Materyalist anlayış doğrultusunda toplumlara empoze ettikleri fikirler sonucunda da Allah’ın varlığını ve dini inkar eden, hiç kimseye karşı bir sorumluluğu olmadığını düşünen kitlelerin oluşması hedeflenmişti. Nitekim 20. yüzyılın savaşların, belaların ve sıkıntıların çağı olarak tarih sahnesinde yerini alması, işte bu materyalist zihniyetin bir ürünüydü. Dünya çapında büyük yıkımlara sebep olan faşizm, komünizm gibi ideolojilerin ve emperyalist uygulamaların kaynağında sosyal Darwinist ve materyalist öğretiler bulunmaktaydı.
Din ahlakından uzak bir toplum yapısında, insanlar basit menfaatleri için her türlü acımasızlığı ve haksızlığı yapabilecek bir ahlak geliştirirler. Darwin’in evrim teorisinden kaynak bulan bu ahlak, insanların kıyasıya bir çıkar mücadelesi sürdürmelerini ve bu mücadelede güçlülerin galip gelmesini öngörür. Sonuçta toplumda şiddet, hırsızlık, yolsuzluk gibi suçlar giderek artar. Bazıları bu çıkar mücadelesinde üstün gelerek katı ve vicdansız birer robot haline gelir. Bazıları ise mücadeleyi psikolojik yönden kaldıramaz, bu nedenle içlerine kapanır ve bunalıma girerler.
 
Darwinistlerin sapkın zihniyetlerine göre, adam öldüren, hırsızlık yapan, tecavüz eden kişi, henüz evrimleşmesini tamamlayamamıştır. Bu çarpık anlayışın hedefi her türlü suçu meşrulaştırmaktır.
Günümüz Dünyasında Durum Nasıl?
 
20. yüzyıl geride kaldı. Şu an 21. yüzyılda; yepyeni bir çağdayız. Ancak, tüm evrenin ve canlılığın kör tesadüflerin eseri olduğunu iddia eden Darwinizm, günümüzde de insanlık için büyük bir tehlike olmaya devam ediyor. Darwinistler, büyük bir aldatmaca olan ideolojilerini ayakta tutmak amacıyla 150 yıldır durmaksızın çirkin bir mücadele yapıyorlar. Dünya genelinde yazılı ve görsel basında sıkça rastladığımız aldatıcı evrim propagandalarının neticesinde bugün dünyanın çeşitli bölgelerinde -özellikle Avrupa’da- dindar bilinen insanlar bile Darwinizm’i gerçek sanmakta, hayatı materyalist bir anlayış içinde yorumlamaktadırlar.
 
Bugünkü Avrupa’yı ele aldığımızda ortak paydanın diyalektik materyalizm ve Darwinizm olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Avrupa’daki neredeyse tüm partiler; Komünistler, Sosyalistler, Hıristiyan Demokratlar, Yeşiller ve diğerleri Darwinizm’in öngördüğü dünya ve hayat görüşünde birleşmektedirler. Avrupa’da rahiplerin bile büyük çoğunluğu Darwinist eğitimden geçmiş ve pasifize edilmiştir. (Yakın zamana kadar Vatikan’ın bile Darwinizm’i savunduğu unutulmamalıdır.) Diğer taraftan Avrupa’da iktidarları elinde tutan veya iktidar ortağı olmaya soyunan pek çok parti ateizmi benimsediklerini ilan etmiş durumdadır. Avrupa düşüncesinin temeline yerleşmiş olan diyalektik materyalist ve Darwinist ilkeler, sadece Avrupa insanına değil, bugüne kadar bütün insanlığa zarar vermiş ve halen vermektedir.
Darwinistlerin hedefi din, devlet, aile, ahlak gibi yüce değerlerin olmadığı, komünal hayvani yaşamın olduğu, sadece yaşamayı, eğlenmeyi, bencil çıkarları amaçlayan bir yapıdır. Bu hedefin önünü ise Türk Milleti imanı ve güzel ahlakı ile kesecektir.
Avrupa’da yaşanan ahlaki çöküntünün kaynağı
 
Marksizm-Darwinizm bağlantısı bugün herkesçe kabul edilen çok açık bir gerçektir. Ve bilindiği gibi Marksist düzende devlet yoktur, din yoktur, namus yoktur, aile yoktur. Bugün Avrupa ülkelerinin birçoğunun geldiği nokta da budur. Avrupa’da aile önemini yitirmiş, din ahlakına cephe alınmış, namus, şeref gibi kavramlar yok olmaya yüz tutmuştur. Din ahlakından uzak bir yaşantının sonucunda vicdanlar körelmiş, adalet, merhamet, sadakat ve vefa gibi güzel ahlak özelliklerine rastlanamaz hale gelinmiştir.
 
Darwinist zihniyetin toplum üzerinde yaptığı tahribatı gözler önüne seren bir araştırmanın sonuçlarına göre, önde gelen bir Avrupa ülkesinde gençlerin %50′ye yakını tecavüzü normal karşılamaktadır. Hiç kuşku yok ki bu durum, toplumların din ahlakından uzaklaşmalarının neticelerinden yalnızca biridir.
 
Din ahlakının yaşanmadığı toplumlarda sıkça görülen bir başka dejenerasyon örneği de eşcinselliğin yaygınlaşmış olmasıdır. Bu çirkin sapkınlığın günümüzde en yaygın olarak Avrupa ülkelerinde yaşanıyor olması hatta bazı Avrupa ülkelerinde bu sapkınlığın normal bir durum olarak kabul edilişi de başta da vurguladığımız üzere bu ülkelerdeki egemen Darwinist öğretilerden ve telkinlerden dolayıdır. Eşcinselliğin genetik kökeni olduğu şeklindeki iddia, bu sapkınlığı masum ve meşru gibi göstermek için Darwinizm’e dayandırılarak ileri sürülen asılsız tezlerden biridir.
 
Türk halkı darwinizmi reddediyor
 
Araştırmalar Türk Milletinin, Darwinizm’i reddettiğini göstermektedir. Yakın dönemde gazetelerde yer alan bir haber, 32 Avrupa ülkesinde yapılan araştırmaların sonuçlarını ortaya koymuştur. Buna göre Avrupa ülkelerinde büyük çoğunluk evrime inanmakta,Türk halkının ezici çoğunluğu ise Darwinizm’i reddetmektedir. Bu sonuçların ortaya koyduğu gerçek şudur; Türk Milleti Darwinizm’in, materyalizmin ve bunlardan kaynaklanan ideolojilerin karşısında yer almakta, Allah’a imanını muhafaza etmektedir. Gerçekten de Türk insanı devletine bağlı, devletine güvenen, dindar, sevgi dolu ve güzel ahlaklı insanlardır. Bu, tarih boyunca böyle olmuştur, bundan sonra da Allah’ın izniyle böyle olacaktır.
 
Türkiye’nin mirasçısı olduğu Osmanlı’yı tüm dünyaya örnek kılan yapı İslam ahlakıdır. Dünyanın etnik ve dini çeşitlilik bakımından en renkli ve idaresi en güç bölgelerini asırlar boyunca hakimiyeti altında tutan Osmanlı’yı ayakta tutan güç, özünü Kuran ahlakından alan manevi değerler olmuştur. Milli ve manevi değerlerine sahip çıkan, sahip olduğu medeniyet mirasını iyi değerlendiren ve yüzünü her zaman Batıya dönük tutan bir Türkiye, tıpkı geçmişte olduğu gibi gelecekte de tarihi yönlendirenler arasında yer alacaktır.
Materyalizme karşı bilinçli bir eğitim politikası izlemek, Türk-İslam ahlakını en güzel şekilde yaşamak, özdeğerlerimize sahip çıkmak, ateizmin ve bölücülüğün korkunç sonuçlarından korunabilmenin de tek yoludur. İnsana sevgi duymanın, güzel ahlakın, şefkatin ve merhametin önemini bilerek yetişen, itaatli ve nitelikli bir gençlik yerine Darwinist eğitimden geçirilmiş gençlik konulduğunda sonuç toplumsal yıkımdır.
Avrupa’nın Fikri Temelleri AB’nin Politikalarını Belirliyor
 
Yaratılış Gerçeği’ni ve din ahlakını reddeden bir oluşumda, dindar kimliğiyle ön plana çıkan Türk halkının, ateizmin kök saldığı Avrupa’da şu anda kabul görmeyeceği açıktır. Dahası böyle bir toplumun Avrupa’nın fikri temellerini sarsabileceği gerçeği, AB’yi fazlasıyla rahatsız etmektedir. AB’nin materyalist liderleri, dindar bir milletin bünyelerine sokulmasını kabul edilemez ve son derece riskli bulmaktadır. Onlara göre, materyalist düşünce ve ahlak yapısının Türk halkına benimsetilmesi zorunludur. Bunun bilincinde olan Avrupalı materyalist liderler, bütün güçleriyle milletimizi imanından, ahlakından koparmaya çalışmakta, Darwinist dünya görüşünü yerleştirmeye gayret etmektedirler.
 
AB’nin Türkiye Üzerinde Ne Gibi Planları Var?
 
Avrupalı materyalist liderlerin hedefi, Türkiye Cumhuriyeti’ni güçten düşürmek, milletimizi Batılı olma gerekçesi altında materyalizme çekmektir. Bilindiği gibi Osmanlı’nın son döneminde -özellikle Fransa kaynaklı fikirlerin etkisi altında kalmış- sözde aydın bazı kimseler, okumuş kesime Darwinizm’i aşılamışlar; bu, Osmanlı’nın çöküşünde öldürücü bir darbe olmuştur. Bugün de bazı odaklar kendi sapkın öğretilerini insanlarımızın zihnine empoze etme çabasındadırlar. Milletimizi Darwinist-materyalist yaparak milli birliğimizi bozmak, milli bilinci sekteye uğratmak, böylece Kıbrıs, Musul ve Kerkük gibi asla taviz veremeyeceğimiz meselelerde insanlarımızı manen güçsüz hale getirmek amaçlanmaktadır. Avrupa’nın asıl planı ise, doğu bölgelerimizi Ermenistan ve Kürdistan adlarıyla Türkiye’den koparmaktır. Böylelikle, ülkemiz ve Orta Asya’daki Türk devletleri arasında geniş bir tampon bölge oluşturulması, Türkiye’nin bu bölge ile bağı koparılarak muhtemel bir Türk Birliği’nin engellenmesi hedeflenmektedir.
 
Darwinizm milli, manevi değerleri felç eden bir zehirdir
 
Darwinizm’in tuzağına düşen bir insan, milli irade, manevi güç ve mücadele azmini kaybeder. Darwinizm’e inanan bir insan kendini uçsuz bucaksız evrende tesadüfler sonucu meydana gelmiş bir mahluk olarak görür. Din, devlet, aile gibi kutsal kavramları sosyal evrimle gelişmiş bir aldatmaca olarak kabul eder. Komünist dünya görüşü bu mantıkla gelişmiştir ve halen insanlık için en büyük tehlikedir.
 
Darwinizm’in ortadan kalkması demek, insanların “yaratılış ve yaşamın asıl amacı” hakkında doğru cevapları bulmaya başlamaları demektir.
Evrenin ve canlıların, Darwinistlerin saçma iddialarındaki gibi “kör tesadüflerin” eseri olamayacak kadar mükemmel ve kusursuz olduğunun farkına varan bir kişinin, öğrenmek isteyeceği ilk şey, bu harika düzenin nasıl ve kim tarafından, ne şekilde var edildiği olacaktır. İnceleme ve araştırmaları ise onu tek bir cevaba ulaştıracaktır: Evren ve içindeki tüm canlılar, üstün olan Yüce Rabbimiz’in eseridir.
 
Bu apaçık gerçeği anlayan kişinin bundan sonra yapacağı şey ise, Yaratıcımız’ı tanımak ve O’nu gereği gibi takdir edebilmek için çaba göstermek olacaktır. Allah’ın emrettiği gibi bir hayat süren insan, her türlü ahlaksızlıktan şiddetle kaçınacak, adil olacak, hile yapmayacak, dolandırıcılık yapmayacak, mazlumun hakkını koruyacak, haksızlıktan sakınacaktır.
 
İşte bu nedenle Darwinizm’i savunanlar, aldatmacalarının, sahtekarlıklarının, eksikliklerinin, çarpıklıklarının, akıl ve mantık dışı iddialarının deşifre edilmesini hiçbir zaman istemezler. Din ahlakını anlatan, materyalizm ve Darwinizm’e karşı fikri mücadele içinde olanlara büyük bir öfke ve kin duyar ve onlara karşı eyleme geçerler.
 
Türkiye’nin önümüzdeki dönemdeki stratejisi nasıl olmalıdır?
 
Türk insanı güzel ve örnek bir ahlak sahibidir. Efendi mizaçlı, haysiyetine ve şerefine düşkün, kanaatkar, devletine sadakatli ve insancıldır. En güzel yiyeceği konuklarına sunacak kadar misafirperver, fedakar ve sevgi doludur. …zellikle Anadolu halkının ekserisi bu şekilde üstün bir karaktere sahiptir. Anadolu’da var olan dindarlık, sevgi, dostluk, fedakarlık anlayışı, güzel olan herşeye muhabbet, misafirperverlik, örf ve ananelerin insancıllığı, özetle her türlü insani, ahlaki, manevi güzellik bütün dünya insanlığı için en ideal hayat anlayışı ve yaşam şeklidir.
Bütün dünyanın, özellikle Avrupa’nın bu anlayışa, bu insani moral değerlere şiddetle ihtiyacı vardır. Darwinist, materyalist, ateist anlayışın hakim olduğu Avrupa Birliği uzun veya kısa vadede yıkılmaya mahkumdur. Fakat Türk Milleti’nin üstün meziyetlerini, güzel ahlakını hayat tarzı olarak benimseyen bir AB, mükemmel bir yapıya kavuşacaktır. Bunun için, Türkiye’nin -Türk ve İslam Alemi’nin lideri- büyük bir devlet olarak AB’ye girmesi, onları kendi manevi ikliminde eritmesi, hayati derecede önemlidir. Sevgi, merhamet, fedakarlık gibi Anadolu’da var olan güzel ahlak özelliklerini Avrupa insanına öğretmek, onları Allah’a imana ve maneviyata yöneltmek amaçlanmalıdır. Türk Milleti imanı ve güzel ahlakı ile bütün dünyayı iyiliğe, imana, güzelliğe, samimi sevgiye yöneltecektir. Anti-Darwinist, anti-materyalist, dindar, milliyetçi, aydın Türk Milleti bu tarihi görevi büyük bir başarı ile yerine getirecektir.
siyaset kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , , , , . Leave a Comment »

Gençlere mektup… (HEKİMOĞLU İSMAİL)

Daha ortaokul sıralarındayken arkadaşlarımdan bazıları delikanlı olduklarını ispat için sigara içmeye başladılar. Askerî okulu bitirdim, memleketime gittim. Arkadaşlarım, mezuniyetimi kutlamak için bir bağda sofra kurmuşlar, beni de davet ettiler. Gittim…
Çay bardaklarına rakı doldurmuşlar. Peynir ekmek gibi yiyecekler de var. “Ben içmem” dedim. Onlardan biri tepeme dikildi, “içmezsen eğer, bu şişeyi başından aşağıya boşaltacağım!” dedi. “Boşalt” dedim. Israrlar, tehditler birbirini takip etti. “Biz seni arkadaşımız biliyoruz. Mezuniyetini tebrik için böyle hazırlık yaptık. Sen şimdi hepimizi mahcup ettin, olmaz böyle şey!” dediler. Özür dileyerek yanlarından ayrıldım.

“Yarın ben iyi insan olacağım diyen, bugün kötü adamdır.” Niye bugün değil de yarın? “Yarın iyi olacağım” diyoruz; bu emri veren benim! Hayatımızı Kur’an ölçüsünde yaşamaya bugünden başlayacağız.

Organlarımız bizi Kur’an caddesine çekiyor. Allah okuyan göz vermiş, okunacak kitabı da göndermiş. Allah kulak vermiş, dinlenecek alimleri de göndermiş. Eğer bu organlarımızın isteklerini yerine getirmezsek, can sıkıntısı başlar. O sıkıntıdan kurtulmanın çaresi, ya kitap okumak, ya bir alimi dinlemek, yani ibadet etmektir. Diyorlar ki, “İbadet ediyoruz amma can sıkıntısı devam ediyor. İbadetten lezzet alamıyoruz.” Bunun sebebi, ibadet ederken hayallerde gezinmek, ibadetin şuurunda olmamaktır.

İsterseniz Asr-ı Saadet’e gidelim. Sahabenin az olduğu devirleri düşünelim. Her tarafı müşrikler doldurmuşken, bir avuç sahabenin durumunu hayal edelim. Bunlardan biri diyebilir ki: “Ben bir insanım. Benim cürmüm ne ki hükmüm ne olsun? Koskoca dünyada İslamiyet’i yayma davasını nasıl güdebilirim?” Ama böyle dememişler. Onlar, “mademki ben Müslüman’ım, öyleyse İslamiyet’i öğrenmeliyim ve yaşamalıyım” diyerek, tek başlarına da kalsalar, İslamiyet’i öğrenmek ve anlamak gayesiyle yaşamışlar. Allah’ın rızasını bunda aramışlar, bu gaye onların hayatını doldurmuş.

Her genç ben ne olacağım demelidir. Ve bir hedef tayin etmelidir. Futbol oyununda gol kelimesinin manası, hedeftir. Yani o oyunda hedef olduğu için oyuncular koşuyor. Hedef olmasa hiçbiri koşmaz. İşte insanın da hayatında hedefler olmalıdır. Mesela gençlik yıllarımda ‘ben sefil perişan olmayacağım’ diye kendi kendime konuşurdum. Bu sebeple gençler kahveye giderken ben derse gittim. Amacım oraya gidenlerden farklı olmaktı. Kendi kendime İngilizce, Osmanlıca öğrendim. Kitaplar okudum, kitapları anlamaya çalıştım. Çünkü benim bir hedefim vardı.

Gençlere tavsiyem, gelecekteki hayatlarını daha iyi şartlarda yaşamak istiyorlarsa bugünden hazırlansınlar. Önce eğitim veya sanat üzerinde durmalı ki ekonomik bir sıkıntı yaşamasın. Ayrıca ilim ve irfan için eğitim almalı… Bugünün gençleri alimlerin dizinin dibinde oturacak, başka türlü olmaz…

Zaman
14 Haziran 2008, Cumartesi

İslamiyet nedir? (Sorularla İslamiyet Editör)

Soru
İslamiyet nedir? İslamiyet hakkında geniş bilgi verir misiniz?
   
CevabımızDeğerli Kardeşimiz;İslâm Kelimesinin Sözlük Anlamı

İslam kelimesi sözlükte; teslim olmak, boyun eğmek, itaat etmek anlamlarına gelir. Allahü Teala’nın emirlerine teslim olup itaat etmeğe dayanan bir din olması sebebiyle bu dine İslam denilmiştir.

Terim Anlamı

Allah tarafından peygamberler aracılığıyla insanlara bildirilen dünyada ve ahirette insanları mutluluğa ulaştıracak hayat şekli, itikadî ve amelî bir nizamdır. İslam, akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren ilahî bir kanundur.

İslam’ın Mahiyeti

İslam’ın manası, teslim olmaktır; Allah’ın emir ve yasaklarına teslim olmak. Allah’ın hükümlerine teslim olmaksızın İslam olmaz. (Bkz. En’am, 162 ve Nisa, 65) İnsan, Allah’ın yarattığı kuldur.

Allah, ilmiyle her şeyi kuşattığından ve hikmet sahibi olduğundan kulluğun gereği, O’na teslim olmaktır. Hayatın kanunları insanın Allah’a teslim olmasını gerektirir. Çünkü bu kanunları da, insanı da en iyi bilen, Allah’tır.

Bütün kâinat ve içindeki her şey o yaratıcının kanunlarına itaat etmektedir. O yüzden bütün kâinatın dini İslam’dır. Güneş, ay, yıldızlar hep müslümandır. Dünya, hava, su, ışık, ağaçlar, taşlar ve hayvanlar da müslümandır. İslam, Allah’a itaat edip teslim olmak demek olduğu için, bütün bu varlıkların isyan etmeden Allah’a itaat ettiklerini görmekteyiz. Yani teslim oluşlarına, müslüman oluşlarına şahidiz. “Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.” (Al-i İmran, 83) Bu ayette gökte ve yerde olanların teslimiyeti insana örnek olarak gösteriliyor ve deniliyor ki “Ey insan, işte sen de böyle teslim olmalısın!” Hz. Ali’nin de dediği gibi “İslam teslimdir, teslimiyettir.” Allah’a teslim olmayan kimse, müslüman sayılmaz. İnsan neye teslim olmuşsa ona kul olmuş demektir. İslam, imanın bir tezahürü, dışa yansımasıdır. İman etmeden teslimiyet, yani imansız İslam olur mu? Olsa bile makbul değildir. Münafıklar inanmadan teslimiyet gösteren insanlardır. Günümüzde de gerektiği şekilde iman etmediği, Allah’ın hükümlerini içine sindiremediği, başka ideolojileri (dinleri) benimsediği halde kendilerini “müslüman” olarak tanıtan insanlar bu sınıfa girerler. İslamiyetin (teslimiyetin) geçerli olabilmesi için gönül rızasıyla, kayıtsız ve şartsız tam bir teslimiyetle Allah’ın şeriatına teslim olmak gerekir.

İnsan da kendi hür iradesi ve tercihiyle Allah’a teslim olursa, İslam’ı seçip müslümanca yaşarsa, kâinatın boyun eğdiğine teslim olduğundan artık o, kâinatla barışıp uyum sağlar. Böylece bu insan, Allahü Teala’nın dünyadaki halifesi, temsilcisi olur.

İslam dinini, kapsamlı olarak kısaca tanımlamak mümkün değildir. Onun kapsamlı tarifi ancak Kur’an ve sünnetin tamamıyla yapılabilir. Çünkü İslam’ın muhtevası ve sınırları Kur’an ve sünnetle çizilmiştir. İslam, Kur’an’dan ve sünnetten öğrenilebilir. Yüce Allah bu dini her yönden mükemmel ve kapsamlı kılmıştır. Öyle ki, İslam’da hükmü açıklanmamış hiç bir mesele yoktur. Bir mesele mubah mıdır, haram mıdır, mekruh veya sünnet midir, vacip veya farz mıdır; yapılan herhangi bir eylem veya inancın hükmü belirtilmiştir. İnanç, ibadet, siyaset, sosyal, ekonomi, savaş, barış, hukuk veya insanı ilgilendiren başka herhangi bir mesele olsun; onunla ilgili dinde mutlaka bir hüküm vardır veya müctehidler, hükmünü Kur’an ve sünnetten yola çıkarak tesbit ederler. Allah, Kur’an-ı Kerim’in özelliğini şöyle açıklar: “Sana bu kitabı (Kur’an’ı) her şeyi beyan etmek, açıklamak için gönderdik.” (Nahl, 89 ve yine bkz.Yusuf, 111) Kur’an ve sünnette hükmü açıkça belirtilmeyen meseleler hakkındaki hükmü, İslam ümmetinin müctehid alimleri, kitap ve sünnete dayanarak çıkarırlar.

Peygamberimiz İslam’ı değişik şekillerde tanımlamışlardır. Bu tanımlardan biri şu şekildedir: “İslam, beş esas üzerine bina edilmiştir (kurulmuştur). Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) O’nun kulu ve rasülü olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek, Beyt’i (Kâbe’yi) haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır.” (Buhari, İman 1; Müslim, İman 22; Nesai, İman 13; Tirmizi İman 3)

Yukarıdaki hadis, İslam binasının bu beş temel üzerinde kurulu olduğunu açıklamaktadır. Dikkat edilmesi gereken husus, bu beş esas, İslam’ın temelleridir ama, İslam’ın tamamı değildir. Bir evin sadece temellerden ibaret olduğu nasıl söylenemezse, İslam’ın bu beş temelden ibaret olduğunu iddia etmek de aynı şekilde yanlıştır. Kur’an-ı Kerim’i açıp okuyan görecektir ki, bu beş hususun dışında ahlaktan, iktisattan, sosyal meselelerden, siyasetten, barıştan, savaştan, hayırdan, şerden… söz edilmiştir. İslam, temel ve binadan meydana gelmiştir. Temel, bu beş rükundur. Bina ise, insan hayatıyla ilgili İslam’ın diğer hükümleridir. Müslümanın görevi, İslam’ı tümüyle tanımak ve tüm olarak ikame etmek, ayakta tutmaktır.

Bu meşhur hadis-i şerifin ışığı altında İslam’ın temellerini ikiye ayırabiliriz: Şehadet kelimeleriyle özetlenen iman ve önemine binaen dört amelin zikredilmesinden anlaşılan amel-i salih.. İslam, şehadet kelimesi ve imanın rükûnlarıyla ortaya çıkan inançtır. İslam; namaz, zekat, oruç ve hac ile ortaya çıkan ibadetlerdir. Bunlara İslam’ın rükûnları, temelleri denilir. İslam’ın geri kalanı ise, bu temeller üzerine kurulan binadır. Bu binayı meydana getiren unsurlar İslam’ın hayat sistemleri, nizamlarıdır: Siyasî nizam, ekonomik nizam, ahlakî nizam, askerî nizam, sosyal nizam, öğretim nizamı vs. İslam’ın hakimiyetini sağlaması için ayrıca müeyyideleri vardır. (Müeyyide: Kanun ve ahlakî emirlerin yerine getirilmesini temin eden kuvvet, yaptırımla ilgili kural demektir.) Bu müeyyideler; cihad, marufu emredip münkerden sakındırmak; fıtrî cezalar, Allah’ın dünya ve ahirette verdiği Rabbanî cezalardır. O halde İslam; inanç, ibadet, hayat sistemleri ve müeyyidelerdir.

İslam, insanın içi ve dışı, kalbi ve kalıbı, aklı ve vicdanı, arzusu ve nefreti, duygusu ve hassasiyetiyle Allah’a teslim olup boyun eğmesidir. Kalbini ve aklını, elini ve eteğini, içini ve dışını Allah’ın hükmü dışındaki her türlü etkiden kurtarmaktır. İslam, genel nizam, hayatın her cephesiyle ilgili kanun ve vahiyle emredilip, peygamberle tebliğ edilen, insan davranışlarının programıdır. Bu programa uyana sevap; uymayana ceza vardır. İslam, Allahü Teala’nın indirdiği ahkam (hükümler), akide, ibadet, ahlak, muame-lat, Kur’an ve sünnetteki haberlerin bütünüdür.

İslam’ın zıddı, cahiliyyedir. (Cahiliyye bir inanç ve yaşama biçimi olarak İslam’ın dışındaki her türlü küfrün ortak adıdır. Küfür demektir.) İslam’ın her parçasının karşısında mutlaka cahiliyye vardır. Hz. Ömer’in dediği gibi, “İslam’la cahiliyyeyi bilmeyenler türeyince, İslam’ın düğümleri teker teker çözülür.” İslam tüm ayrıntılarıyla cahiliyyenin karşıtıdır. Çünkü İslam’dan her bir cüz, Allah’ın her şeyi içine alan ilminin eseridir. Ona karşı olan her düşünce ve hareket de, mutlaka cahiliyyedir. Çünkü o, sınırlı insan ilminin eseridir. Üstelik insanın heva ve arzuları kendisine galip gelebilir; güzeli çirkin, çirkini de güzel görebilir. “Yoksa onlar cahiliyye idaresini mi istiyorlar? İyi anlayışlı bir toplum için, hüküm koyma yönünden Allah’dan daha güzel kim vardır?” (Maide, 50)

Bazı insanlar, cahiliyye yolunda gidenlerin bir kısmının hareket, yaşayış veya bazı sistemlerinde ortaya çıkan güzel ve olgunluğu görünce, şüpheye düşerler. Bunun sebebi, İslamiyetten olan bir şey, bazan cahiliyye ile karışır. İslam’dan olan o şey, orada da güzel görünür. Cahil kişi, İslam’ın hakikatını bilmediği için bu düzene bağlanır. Şayet bu insan hakkı bilseydi, o cahiliyye düzeninde gördüğü kısmî iyiliklerin İslam’a ait olduğunu anlayacak, kaynağa ve asla yönelecekti.

İnançlarda İslam ve cahiliyye vardır. İbadetlerde İslam ve cahiliyye vardır. Ahlakta, siyasette, öğretimde, savaş, barış ve sosyal meselelerde İslam ve cahiliyye vardır. İnsanla ilgili bütün meselelerde, bütün kanun ve kurallarda İslam ve cahiliyye vardır. İnanç ve ibadetlerdeki cahiliyye, cahiliyyelerin en tehlikelisidir. Onun için Allahü Teala, sağlam itikatla beraber bazı cahiliyye hareketlerinde bulunanları affeder ama, inanç ve ibadetleri cahiliyye inanç ve ibadetleri olan kimseyi, İslam’ın tüm ahlakıyla ahlaklansa dahi kesinlikle affetmez. “Allah kendisine şirk koşulmasını affetmez. Ama bunun dışında dilediğini affeder.” (Nisa, 48)

Allahü Teala İslam’ı bir bütün olarak göndermiştir. Kim tümünü alırsa, işte o müslümandır. Kim onun bir kısmını alır ve bir kısmını almazsa, İslam’la cahiliyyeyi birbirine karıştırmış olur. “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası dünyada rezil ve rüsvay olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise azabın en şiddetlisine atılacaklardır. Allah sizin yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Bakara, 85) Her müslümanın, cahiliyyenin bütün âdet ve kurallarından arınmış olması ve İslam’ın bütününü alması gerekir.

İslam Dini’nin Gayesi

İslam’ın getirdiği hükümler, insanların mutluluğunu amaçlamaktadır. Bu hükümlere uygun hareket edenler, hem dünya hem de ahiret saadetini kazanacaktır. İslam, kişinin kalbini, aklî düşüncelerini ve amellerini ıslah ederek, onları yükselterek bu saadetlere ulaştırır. Toplumun saadeti de ferdin saadetine bağlı olduğundan, kişinin mutluluğu aynı zamanda cemiyetin de mutluluğudur. İslam, bu hedefi gerçekleştirmek için birtakım hükümler koymuştur. Bunlara şer’î hükümler denir.

İslam Dini’nin Hükümleri

İslam Dininin hükümleri dört kısımdır.

a-) İman (İtikadi hükümler): İnsanın dinde kabul etmesi ve reddetmesi gereken hususlarla ilgili hükümlerdir. İnsana neleri kabul etmesi, neleri reddetmesi gerektiğini bu hükümler öğretir. İnsan, iman esaslarına inanmakla manevi gıdasını almış, kalbini yanlış inançlardan temizleyerek gerçek değerini kazanmış olur.

b-) Amel: Amel, insanların yaptığı işlerdir. Yapılması veya yapılmaması gereken fiillerdir. Hangi amellerin, hangi şartlarla nasıl yapılacağını ve nasıl sahih olacağını açıklayan hükümlere amelî hükümler denir. Dua etmek, zekat vermek, cihad etmek, ilim tahsil etmek gibi.

c-) Ahlak: Hal ve hareketleri, davranışları, İslamî ve insanî ilişkileri açıklayan hükümlere denir. Ahlakın güzelleşmesine ve vicdanın terbiyesine ait bulunan hükümlerdir. Kötü söz ve yalan söylememe, kendisi için istediğini başkası için de isteme… gibi.

d-) Hukuk (Muamelât, Ukubat): İman, ahlak ve şahsî amel gibi konuların dışında kalan, özellikle devlet yönetimini, toplum idaresini ve ekonomik durumları içeren konuları, evlenme, boşanma, miras dağıtımı, ticari ve siyasi işleri, kısaca İslam devletinin kanun ve kurallarını belirleyen bütün hükümlerdir.

İslam, insan hayatının vazgeçilmez de olsa bir parçası değil; her yönüyle insan hayatının bütünüdür. İslam, insanın günlük yirmi dört saatini ve doğumdan ölümüne her alandaki her yönünü kapsar ve belirler. Tuvalet âdâbından devlet yönetimine varıncaya kadar insanın tüm hayatını kuşatır. İslam, insan hayatının bütünüdür. İnancı, ibadeti, ahlakı ve hukukuyla bir bütündür. Parçalanmaz veya herhangi bir şeyle sentez yapılamaz. Atma ve katmaları, hurafe ve bid’atları kabul etmez. Allah tarafından tamamlanmış eksiksiz bir nizamdır.

İslam’ın Genel Özellikleri

1-) Rabbanîlik: (Rabba ait olmak, ilahî olmak) İslam, hak ve ilahî dindir. Vahye dayanır. Hedef ve gayede Rabbanîdir. Allah’ın rızası bir müslüman için her şeyde vaz geçilmez amaçtır. İslam’ın kaynağı ve metodu da Rabbanîdir.

2-) İnsanîlik: (İnsan fıtratına uygunluk) Kur’an insanlara indirilmiş, peygamberler insanlar arasından seçilmiştir. İslam insana, insanın aklına büyük önem vermiş, fıtratına uygun hükümler koymuştur. İslam’a göre insan, yeryüzünde en güzel biçimde ve halife olarak yaratılmış, ruhi unsur ile seçkin kılınarak evren kendi hizmetine verilmiştir. İslam, insanın hiç bir güç ve enerji odağını ihmal etmez. Onların hepsini ıslaha, çalışmaya ve gelişmeye doğru yönlendirir. İnsan, taşıyabileceği ölçülerde yüklenen bu yükümlülükleri omuzlayarak barış, güven ve huzur içinde yoluna devam eder. Bu yükümlülükler insanın kendi fıtratıyla uyumludur. Gönlünün ve vicdanının sesiyle bütünleşir. Fıtratını ıslah etmeyi hedef alır. İslam’ın tüm hükümleri insanın dünya ve ahiret saadetine yöneliktir.

3-) Kapsamlılık ve evrensellik: İslam, ebediyeti kapsayacak uzunlukta, bütün insanları kuşatacak genişlikte, dünya ve ahiret işlerini içerecek derinliktedir. Mesajı ve hükümleri bütün zamana, bütün dünyaya, bütün insanlığa yöneliktir. İnsan hayatının beşikten mezara tüm aşamalarını ve hayatın tüm alanlarını tanzim eder. İslam’ın öğretileri de kapsamlıdır. Bu kapsam, inançta, ibadette, tasavvurda, ahlak ve fazilette, düzenleme ve yasalarda kendini gösterir.

4-) Vasatlık ve denge: İslam; denge, orta yol, adalet, ölçü gibi temel dinamikleri olan bir dindir. İfrat ve tefritten uzaktır. Aşırılıklar yoktur. İnsanı azdırmaz ve ezdirmez. İnsanın gücü böyle dengeli bir nizam kurmaya yeterli değerlidir. İnanç, ibadet, ahlak ve teşrîde vasat (adalet ve denge) unsurlarını kolaylıkla görebiliriz. Dünya – ahiret, madde – mana, zengin – fakir arasında denge vardır. İnsanın içi ve dışını, ruhu ve bedenini, birey ve toplumu, fert ve devleti, kadın ve erkeği, aile ve milleti dengeler. Her birinin birbirine karşı hak ve görevlerini düzenli, dengeli ve uyumlu bir biçimde belirler.

5-) Açıklık ve netlik: İslam’ın inanç esasları, dini kavramlar sade ve açık seçiktir. Anlaşılması, anlatılması ve kabulü kolaydır. Aklı, mantığı zorlamaz.

6-) Halis din: Analiz ve sentez, atma ve katma kabul etmeyen, kaynağı sağlam ve değiştirlemez olduğundan tahrif edilemeyecek bir dindir. Bid’at ve hurafelere kapılarını kapamıştır. Allah tarafından tamamlanmış ve razı olunmuş tek hak dindir.

7-) Tevhid: İslam, her şeyden önce tevhid dinidir. En mükemmel Allah inancını yerleştirir. İslam’da Allah’ın sıfatları insanlara ve diğer varlıklara verilmez. Allah’ın hiç bir şeye benzemediği vurgulanır. İnsan ve başka yaratıklar tanrılaştırılamaz. Allah’dan başkasına tapınılmaz, dua edilmez.

8-) Tüm peygamberleri tasdik: Allah tarafından gönderilen bütün peygamberlere inanılır. Peygamberler arasında ayrım yapılmaz. Tanrılaştırma ve yakışık almayan isnatlar gibi aşırılıklardan uzak olarak, Allah’ın elçisi ve kulu oldukları kabul edilir.

9-) Egemenlik Allah’ın: Yasa, hukuk ve prensip belirleme, kanun koyma işi sadece Allah’a aittir. İslam; hüküm, hakimiyet, egemenlik ve otoritenin Allah’a verildiği, ezen ve ezilenin, kula kulluk yapanın olmadığı bir toplum oluşturur.

10-) Sağlam kaynak: İslam’ın temel kaynağı Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an, kıyamete kadar tahrif edilemeyecek bir kitaptır. Dünyanın her tarafındaki Kur’an nüshaları aynıdır.

11-) Evrenle uyum: Evren ve içindeki varlıkların tümü Allah’a teslim olup itaat ettiklerinden müslüman sayılırlar. İslam’ı seçip teslim olan insan da kainatla uyum içinde, aynı yasalara itaat etmiş olur. Böylece insanın emeği ve enerjisi evrenin imkanlarıyla bütünleşir. İslam, insanı evrendeki doğal güçlerle çatışmaya ve boğuşmaya sokmaz.

12-) Tek toplum (ümmet) oluşturur: İslam, uyumlu, tutkun ve dayanışma içinde hareket eden bir toplum (ümmet) oluşturur. Akide bağıyla bir araya gelen, ırk, renk, vatan, ülke ve sınıf ayrımı yapmayan bu toplumun temel dinamikleri (harekete geçiren özellikleri) kardeşlik, yardımlaşma, eşitlik, adalet, hakkı ve sabrı tavsiye etme, iyiliği yayma, kötülüğe karşı mücadele etmedir. Zina, fuhuş, hırsızlık, haksızlık, faiz… gibi kötü ahlak ve çirkin geleneklerin ortadan kaldırıldığı, insanların yeme içme, barınma ve cinsel oburluklarının engellendiği erdemli, iffetli bir toplum oluşturur. Küfrün tek millet olduğu gibi; bütün müslümanlar da, birbirlerini ancak kardeş kabul eden tek bir millettir.

13-) Kolaylık ve müjde: İslam; dili, ırkı, mazisi ne olursa olsun kelime-i şehadet getirip buna uygun yaşayan herkesi müslüman sayar. Eşitlik ve adalet esasına dayanır. Kimsenin zorla müslüman yapılmasını kabul etmez. Kalpleri fethederek yayılmayı esas alır. Hükümleri yaşanılacak kolaylıktadır. İbadetlerin yapılmasında gücümüz dikkate alınarak birçok kolaylıklar gösterilmiştir. Gücün yetirilemeyeceği zorluklar emredilmez. İslam’ın rahmet, af ve müjde tarafı ağır basar. İslam, insanın ruhî ve bedenî tüm ihtiyaçlarını hoşgörüyle karşılayıp, kolaylıkla ve basit biçimde çözüm getirir. Ama bütün bu kolaylıklara rağmen, tembellik ve dünyaya aşırı meyilden dolayı kulluğunu ihmal edenler Allah’ın azabıyla ikaz edilirler.

14-) Akla ve ilme önem verir: İslam vahiy dini olmasıyla birlikte, akla büyük önem verir. Akla hitap eder, akıllıyı sorumlu tutar. Bilime de üstün değer vermiş, ilim öğrenmenin her müslümana farz olduğunu bildirmiş, çalışma, öğrenme ve düşünce gibi konulara gereken yeri vermiştir. Yalnız unutmamak lazım ki, İslam akılcı değil, akıllların dinidir.

15-) İnsan hakları: Hiç bir düzende (dinde) görülemeyecek kadar insan haklarını gözeten İslam, insanın şu haklarını korumaya alır:

a- Din emniyeti: İslam, din hakkını ve dini yaşama hürriyetini güvence altına alır.

b- Nefis (can) emniyeti: İslam, yaşama hakkını temin eder.

c- Akıl emniyeti: İlim ve tefekkürü emreden İslam, içki ve uyuşturucu gibi akla zarar verecek şeyleri yasaklar ve aklı her türlü arızalardan koruyucu tedbirler alır.

d- Nesil emniyeti: Irzın, şeref ve namusun korunmasını ve sağlıklı nesiller yetiştiril-mesini temin için İslam gerekli her türlü ortamı hazırlar.

e- Mal emniyeti: İslam malı korumak için, hırsızlık vb. suçlara giden yolları tıkadığı gibi, insanlara yeterli geçim kaynaklarına sahip olma hakkını ve imkanını tanır.

Özetle İslam, her insanın onurunu, namusunu, özgürlüğünü, dinini, malını, canını, geçimini ve işini garanti altına alır.

İslam, insan hakları konusunda hala ulaşılamaz durumdadır. İnsani kardeşlik prensibine yer verir. Irkçılığı ve takvanın dışında üstünlük anlayışlarını reddeder. İslam’ın emir ve yasakları, hükümleri, ibadetleri, ceza anlayışı… eşitliği isbat etmektedir. Diğer düzenlerde bu denli eşitlik teoride bile yoktur. Eşitlik adına adaletsizliğe de göz yummaz. Kadın – erkek eşitliği diyerek cinsel farklılıkların gözardı edilip istismar edilmesine, insanların sömürülerek zulmedilmesine yol açacak aşırılıklara da geçit vermez.

İslam’ın, Önceki Peygamberlerin Şeriatlarıyla İlişkisi

a) İslam bütün peygamberlere gelen dinlerin adıdır (Bkz. Bakara, 130 – 133). İnsanlık dünyaya peygamberle (Hz. Adem’le) gelmiştir. Zamanın şartlarına ve insanlığın ihtiyaçlarına göre Allahü Teala peygamberleri değişik şeriatlarla (hukuklarla) göndermesine rağmen; itikat (inanç) her peygamberde aynı olmuştur.

b) Önceki peygamberlerin tebliğ ettikleri dinler bir kavme gönderilmişti. Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gelen İslam, evrensel bir dindir. Yani tüm evrene ve bütün insanlığa Allah (c.c.) tarafından sunulmuş, kıyamete kadar geçerli olacak bir hayat şeklidir.

c) Hz. Muhammed’in (s.a.v.) tebliğ ettiği İslam Dini, önceki peygamberlerin tebliğ ettiği dinlerin hükümlerini (şeriatlarını) nesh edip ortadan kaldırmıştır.Yani şu anda geçerli olan şeriat Hz. Muhammed (s.a.v.)’in şeriatıdır.

d) İslam dini, Hz. Muhammed (s.a.v.)’den önce Allah (c.c.) tarafından gönderilen tüm kitapları ve peygamberleri tasdik eder.

İslâm Hakkında Birkaç Ayet

“Allah katında gerçek din islam’dır.” (Al-i İmran, 19)

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, ahirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.” (Al-i İmran, 85)

“Kim nefsini (tümüyle) Allah’a, O’nu görür gibi teslim ederse muhakkak ki o, en sağlam kulpa yapışmıştır. Bütün işlerin sonu ancak Allah’a dayanır.” (Lokman, 22)

“ Bugün sizin dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı verip ondan razı oldum..” (Maide, 3)

İslam’ın Rükûnları

İslam’ın rükûnları (temelleri) beştir: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın rasülü olduğuna şehadet etmek, namazı ikame etmek, zekat vermek, Beyti haccetmek, Ramazan orucu tutmak..

Peygamberimiz’in İslam’ı tarif ettiği Cibril hadisi diye bilinen hadis-i şerifte ve konunun başında zikrettiğimiz İslam’ın beş temel üzere bina edildiğini bildiren hadiste (cahil halkın yanlış olarak İslam’ın beş şartı dediği) bu beş temelin sayıldığını biliyoruz. Şehadet veya tevhid kelimeleri dediğimiz imanın rükûnlarını (temel ilkelerini) ileride tevhid konusunu işlerken ayrıntılarıyla göreceğiz. Burada, bu ibadetlerin önemine binaen prototip örnekler olarak belirtilen ve diğerleriyle birlikte amel-i salih olarak etrafını câmi olarak tanımlayabileceğimiz rükûnlardan kısaca ve akaidi ilgilendirdiği yönleriyle bahsedeceğiz. Bu amellerin nasıl yapılması gerektiği Fıkıh, ilmihal kitaplarında ve Fıkıh derslerinde konu edinilmektedir.

Amel-i salih nedir? Salih amel, Allah katında razı olunan amellerdir. Bu amel (davranış) iki özellik taşır: Biri, İslam şeriatına uygun olması, ikincisi; niyyetinin Allah rızası için ve O’na ibadet için olmasıdır. Bir amel, bu iki özelliği veya bunlardan birini taşımazsa Allah katında râzı olunan amellerden, yani amel-i salihten olmaz. Böyle bir amelin ecri ve sevabı da yoktur. Yüce rabbimiz buyuruyor ki: “Kim Rabbine kavuşmayı ümid ederse, salih amel işlesin, Rabbine ibadette hiç bir kimseyi ortak koşmasın..” (Kehf, 110)

Amel-i salihin İslam’daki yeri cidden pek büyüktür. Çünkü bu ameller Allah’a, ahiret gününe iman etmenin meyvesidir. Kelime-i şehadetin (tevhidin) manası, amel-i salih işlemek ve bu yola girmekle meydana çıkar. İslam kelimesinin teslimiyet anlamına geldiğini ve bu teslimiyetin de Allah’ın emirlerine itaat edip teslim olma demek olduğunu hatırladığımızda amelsiz, itaatsız, ibadetsiz İslam’ın olamayacağı ortaya çıkar. Amel-i salihin İslam’daki öneminden dolayı birçok ayetler onu övmektedir. Bu ayetlerin bazısı onu imana yaklaştırır, bazısı güzel mükafatını açıklar, bazısı da özellikle ahiret hayatında vereceği faydadan bahseder.

“Andolsun asra ki, Muhakkak insan ziyandadır (zarar görecektir). Ancak iman edip amel-i salih işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç.” (Asr, 1-3) Diğer örnek ayetler için mesela bkz. Maide,9 ; Ra’d,29 ; Nahl, 97 ; Kehf, 30 ; Meryem, 76 ; Ankebut, 7, 9 )

Amelin kabulü için İslam’ı benimsemek şarttır. Bundan dolayı Allah, iman ile amel-i salihi beraber zikretmiştir. Bir kimse, Allah rızası niyyetiyle ve İslam şeriatına uygun bir amel de İşlese, eğer o kişi Kur’an’da belirtilen gerçek İslam’ı tümüyle kabullenip benimsemedikçe o ameli Allah onun yüzüne çarpacaktır. Böyle bir amel için ne bir sevap, ne de bir mükafat vardır. (Bkz. Al-i İmran, 85)

Amel-i salih çok çeşitlidir. İbadet olsun, muamelat olsun, Cenab-ı Hakk’ın emrettiği şeylerin hepsidir. Müslüman, Rabbına itaatı, Şeriata boyun eğmeyi ve Allah’ın rızasını taleb etmeyi düşünerek bir amel işlediği zaman, amel-i salih ehlinden olur.

Bu amel-i salihin başında (dar anlamıyla) ibadetler gelir. İbadetlerin de başında namaz, oruç, hac ve zekat gelir. Bunlar İslam’ın temelleridir. Bu ibadetlerde ihmal veya önemini küçümseme kesinlikle caiz değildir. Bunun için İslam’ı tanımlayan meşhur hadiste açıkça bildirilmiştir.

İslam’da ibadetlerin önemi büyüktür. İbadetler, kişinin Rabbıyla olan ilişkisini düzenler ve belli bir şekilde Allah’a karşı kulluğunu ortaya koyar. İbadetler, Allah’ın kulları üzerindeki özel hakkıdır. Bu ibadetlere özen göstermek ve başkalarını önce imani esaslara, sonra ibadetlere davet etmek gerekir. İbadetler eksik olduğu halde, insanın imanının kuvvetlenmesi ve kalbinde kök salması mümkün değildir. Hatta küfrün egemenliğinin çevre şartlarının tümüne uzandığı günümüzde namaz başta olmak üzere ibadetlere gevşeklik gösteren insanların imanları çok büyük tehlikelere girer. Yani kişinin namaz ve diğer ibadetleri hakkıyla yerine getirmeden mü’min kalması çok zordur. Bunlar, balık için su, insan için hava mesabesindedir.

Bu ibadetler içinde namazın akaid açısından daha büyük önemi vardır. İslam; namazı, müslüman ve kâfir arasını ayırt edici bir alamet olarak açıklamıştır. Ne yolculuk, ne savaş, ne hastalık halinde namazda ihmal caiz değildir. Onu terk etmek ve bu konuda tembellik göstermek münafıkların âdetidir. Kul, Rabbine döndüğü zaman kendisine ilk sorulacak şey namazdır. Namaz, Allah’a olan kulluğunu ve kelime-i tevhidin manasını kişiye devamlı hatırlatan bir ibadettir. Namaz, sahibini her türlü çirkinliklerden, fuhşiyattan ve kötülüklerden meneder. Namazın önemi konusunda Kur’an’daki ayetlerden bazılarının sure ve numaralarını verelim: Rum, 31 ; Bakara, 1-3 ; 153 ve 238 ; Nisa, 103 ; 142 ; Ankebut, 45 …)

Müslüman, namaza “Allahü Ekber” ile çağrılır; onunla namaza başlar, namaz süresince sık sık onu tekrarlar. Çünkü Allah, her büyükten daha büyük, her kuvvet ve kudret sahibinden daha yücedir. Kul, her şeyden daha büyük ve aziz olan Allah’a bağlandıkça, O’ndan başka hiç bir kimseden korkmaz. Başkasına kulluk etmekten sakınır.

Oruç, hac, zekat ve diğer bütün ibadetler, imanı takviye eder, nefsi kötülüklerden arındırır, kulu Rabbine bağlar. Oruçta, Allah sevgisini bedenin isteklerine tercih etme hali vardır. Müslümanı, ihlas, irade ve sabır hallerine alıştırma özelliklerini taşır. Zekat, müslüman için cimrilik ve hasislik hastalığından temizlenmeyi sağlayan mali bir ibadettir. Malın esas sahibinin Allah olduğu, kendisinin ise bir emanetçiden başka biri olmadığını insan zekatla daha iyi kavrar. Zekat, mal sevgisine, Allah rızasını ve sevgisini tercih etmektir. Toplumun muhtaç kesimine hisse ayırmak, böylece sosyal adaletin sağlanmasına hizmet etmektir. Hac ise, müslümanın ameli eğitimidir. Hac ibadetiyle müslümanın fiilen açık ve muayyen bir şekilde kulluğunu ortaya koyduğunu görüyoruz. İlim, cihad, iyiliği emir, kötülükleri yasaklamak, sabır, tevekkül, takva, Allah sevgisi ve O’nun azabından korkmak… gibi emirler, Kur’an’ın üzerinde ısrarla durduğu salih amellerin başında gelir.

İslam’ın Tebliği

İnsanlık tarihi devam ettiği müddetçe, İslam, herkese tebliğ edilmelidir. Bu davet ve tebliğin asıl gayesi, insanları kula kulluktan kurtarıp sadece tek olan Allah’a bağlamaktır. Bu görevi yapacak insanlar mutlaka olmalıdır. “İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredip kötülükten alıkoyacak bir cemaat bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Al-i İmran, 104) ayet-i kerimesi bu durumu te’yid etmektedir. İslam, herkese, ama özellikle müslüman geçinenlere götürülmelidir. Çünkü onların İslam bildikleri şeyler İslam değildir. Bu durum mutlaka düzeltilip onlara hakikat gösterilmelidir.

İslamî davetin gayelerinden biri de, İslam’ı tekeline alıp ona kimseyi ulaştırmayan-ların elinden İslam’ı alıp herkesin ona ulaşmasını sağlamaktır. İslam, hiç bir gücün tekelinde olamaz. Hiç bir güç İslam’ın bazı ibadetlerini elinin altına alıp zorlaştıramaz. Bunu yapanlar, ister İslam adına yapsınlar, isterse cahiliye adına yapsınlar; her iki durum da Allah’a karşı büyük bir edepsizliktir. Çünkü Allahü Teala, kendisine ulaşma yolunda ne kadar engeller varsa kaldırılmasını ister. Hatta o engellere karşı cihadı her müslümana farz kılmıştır. Ta ki, insanlar saf ve berrak olan İslam’ı kendi istekleriyle tanısınlar, öğrensinler ve onu kabullensinler. İnsanları, insanların hakimiyet ve sultasından, değer verdikleri ağalardan, ağabeylerden, atalardan, babalardan, efendilerden ve bağlanıp kaldıkları âdetlerden kurtarıp, hayatın her safhasında Allah’ın nizam ve hakimiyeti olan İslam’a ulaştırmak… İşte, İslam budur ve bütün peygamberler de bunun için gönderilmişlerdir.

İslam’ı Hayata Hâkim Kılmak

İnsanlık tarihi boyunca, İslam’ın esas dayanağı olan temel ilke “La ilahe illallah” kaidesidir. Yani uluhiyeti, rububiyeti, saltanat ve hakimiyeti sadece Allah’ a tahsis etmek kuralı. Bu kaide gönülde ve kalpte inaç; duygu ve hareketlerde ibadet; hayat sahasında da kanun ve nizam olarak tezahür etmelidir. Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet etmek, böyle kamil bir şekilde olmadıkça Allah’a ve İslam’a saygısızlık yapılmış olur.

Bu kaidenin tatbiki insan hayatının bütünüyle Allah’a yönelmesidir. Böylece insanoğlu bütün işlerinde ve hayatın her safhasında Allah’ın hükmüne müracaat ederek buna tabi olur ve Allah’ın hükmünü kendi düşünce ve görüşüne tercih eder.

Allah’ın hükümlerini insanlara ulaştırıp tebliğ eden Rasülullah (s.a.v.)’dır. Bu kaide ise İslam’ın ilk şartı olan şehadet kelimesinin ikinci rüknünü temsil eder. “Şüphesiz Muhammed (s.a.v.) Allah’ın rasülüdür.” (Fetih, 29) İşte İslam’ın dayandığı ve temsil ettiği temel ilkenin ikincisi. Bu kaide bütün yönleriyle hayata tatbik edildiği zaman, en mütekamil bir nizam ortaya çıkar. İşte Allah’ın razı olduğu nizam budur.

İslam’ın hedefi, cahiyyeyi ortadan kaldırmaktır. Bunun için de yeni ve faal bir kadronun oluşturulması lazımdır. Bu kadro, yaşama tarzıyla, düşünce yapısıyla, sosyal düzeniyle, değer yargısı ve kaynağıyla, kısaca her şeyiyle İslam metoduna uygun hareket eden bir cemaattir. İşte, böyle bir kadro ancak yeniden İslam ümmetini oluşturur ve Allah’ın şu beyanatına mazhar olur: “Siz, insanlar içinden seçilip çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. Çünkü iyiliği emreder, kötülüğe karşı çıkar ve Allah’a inanırsınız.” (Al-i İmran, 110). “İşte böylece sizleri mutedil bir ümmet kıldık. İnsanlara şahid (örnek) olasınız ve Peygamber de size örnek olsun diye…” (Bakara, 143)
Selam ve dua ile…
Sorularla İslamiyet Editör

İslam kategorisinde yayınlandı. Etiketler: , , , , , . Leave a Comment »

İslam Nedir? (Drs.Mustafa ÖZCAN)

Bu yazımda, genel bir çevçeve çizerek Islam’ı tanıtmak istiyorum. Bu makaleyi yazarken içinde yaşamakta olduğumuz Avrupa toplumunu dikkate aldım. Bu makaleyi okuyan kardeşlerimizin algıladıkları mesajı Hollandalı dostlarımıza aktarmaları samimi dileğimizdir.

            İslam, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem ile başlayan, Hz. Muhammed (s.a.v) ile sona eren tüm peygamberlerin insanlara iletip onları davet ettiği  “Allahtan başka tapılacak hiçbir varlık yoktur.” Mesajını esas alan bir din dir.

            İslam, insanlar arası ilişkide sevgiyi esas alır. Hazreti peygamberin ifadesiyle “karşılaştığı kimseye tebessümle davranmak sadaka vermek  gibidir.” (1)

            Komşular arası ilişkiler son derece önem taşır. Hz.peygamberin şu sözleri bunu gösterir:

             “Cebrail bana komşu hakkında sürekli tavsiyelerde bulunurdu. Okadar ki komşulardan birisi vefat etse diğerinin ona varis olacağını sandım.” (2)

            “Komşusu açken kendisi tok gezen bizden değildir.”(3)

  

            İslam, çevre temizliğini ibadet telâkkisi içinde ele alır. Bu,yola sokağa çevreye rahatsız edecek şeyleri atarak kirletmek şöyle dursun, yoldan sokaktan insanları rahatsız edecek şeyleri alıp atmak sadaka vermek gibidir, anlayışının doğal bir sonucudur. Hz. Peygamber bir sözünde “Camiye ( ve çevresine) tükürmek günahtır. Bu günahın affedilmesi için yapılacak şey, o pisliğin örtülmesi (temizlenmesi)dir.” (4) buyurmuştur.

            İslam, müslümanlara, kendisinden önce gönderilen peygamberlerin hepsinin Allahın peygamberi olduklarına inanıp, aralarında bir fark gözetmemeyi emreder.

İslam, Cebrailin gökten getirdiği diğer dinlere de kucak açar. Kur’anda  bildiriliyor ki: “İnsanların inanalara sevgi bakımından en yakın olanları biz hristiyanlarız diyenlerdir. Zira onların içinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.” (Maide süresi, Ayet 82)

            İslam, diğer dinlerle kaynaşmak ister. Allah Hz. Peygambere şöyle seslenir: “ Ey Rasûlüm, O Allah sana Kur’anı Hak olarak ve kendinden önceki (Tevrat,Incil ve Zebur gibi) kitapları tasdik ederek indirmiştir. Daha önce de insanlara doğru yolu göstermek üzere Tevrat ve Incil’i göndermiştir.” ( Al-i Imran, 3-4)

             “ Ey Muhammed de ki: Ey kitap ehli (Isa ve Musa’nın getirdiği dine inananlar)! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım. Ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın.” (Al-i İmran, 64)

            Kur’anda kesin emirlerle yalan söylemek, başkasının malına, canına, şeref ve namusuna zarar vermek, başkaları hakkında kötü zan beslemek, dedikodu etmek, kusur araştırmak, lâf götürüp getirmek, intihar etmek, israf etmek, alay etmek yasaklanmış, haram kılınmıştır.

             İslam günümüzde 15 asır önce insanları doğruya yöneltmek, kötülüklere engel olmak için geldiğinde durumu hiç iç açıcı olmayan kadın’ı yüceltmiş, peygamberin ifadesiyle “Cennet anaların ayağı altındadır.” (5) “ Ana babadan üç kat daha saygıya layıktır.” (6) Ölçüleri ile kadına layık olduğu yeri vermiştir. Bu konuda pek çok müslüman kimsenin dahi bilmediği bir husus çok dikkat çekicidir. Islam Hukukçularından hanefi ekolünün en büyük isimlerinden “ Ebu Yusuf ”, evlenen bir erkeğin ekonomik imkânı varsa eşine birisi iç işlerine, diğeri dış işlerine bakmak üzere iki hizmetçi tutmasının “gerekli (vacip)” derecesinde lazım olduğunu söylemektedir. Bu husus ayrı bir makale hatta araştırma konusu olacak kadar geniştir. Ileri bir tarihte okuyucu dostlarıma bu vesile ile bunu va’d ediyorum.

            Gene pek çok kimsenin zihnini kurcalayan birden çok evlenme (poligami) kesin bir emir değil, zaruret halinde izin verilen bir husustur. Buna izin veren Nisa  Süresi 3. Ayetinin son cümlesi “haksızlık yapmaktan korkarsanız, bir eşle evleniniz” şeklindedir. Aynı hususta Nisa Süresi 129. Ayette “Üzerine uğraşsanızda kadınlar arasında adaletli davranmaya güç yetiremessiniz.” Buyuruluyor. Bu ayetlerin dikkatle incelenmesi tek evliliğin esas olduğunu, olağanüstü hallerde, gerek varsa birden fazla evlenmeye izin verildiğini ortaya koyacaktır.

            Kur’an tüm insanlığa gönderilmiş aydınlık dolu bir kaynaktır. Onu insaflı gözlerle inceleyen batılı düşünürler. Kur’an ve Islamla ilgili gerçekleri ifade etmişlerdir. Bunlara birkaç örnek verelim:

            Prens Bismark şöyle der: “Ben Kur’anı her bakımdan inceledim. Her kelimesinde büyük bir hikmet gördüm. Muhammed seçkin bir insandır. Ilahi gücün böyle ikinci bir vücudu meydana getirmesine ihtimal verilemez. Sana çağdaş bir vücud olmadığım için çok üzgünüm ey Muhammed.! Öğreticisi ve yayıcısı olduğun bu kitap senin değildir. O, ilâhîdir. Bunun ilâhî olduğunu inkar etmek, mevcut ilimlerin asılsız olduğunu ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için insanlık, senin gibi bir varlığı bir defa görmüş, bundan sonrada görmeyecektir. Ben heybetli huzurunda sonsuz saygı ile eğilirim.”

            G.M.Rodwel şöyle diyor: “Kur’anı okudukça onun bizi büyülediğini ve hayretlere düşürdüğünü nihayet bize üstünlüğünü kabul ettirdiğini ve huzurunda bizi secdeye vardırdığını görürüz. Kur’anın  temas ettiği konular ve gözettiği amaçlar bakımından üslûbu temiz, yüksek ve ürperti vericidir. Kur’an her çağda izini bırakacak bir eserdir.”

            John Davenport şöyle diyor: Kur’an en yüksek inanç esaslarını, en yüksek ahlakı öğretir.  Kur’an karşılık beklemeyerek iyilik yapmayı emreder. Kur’an hem dinî hem medenî bir kanundur. Kur’an Islam terbiyesinin kaynağıdır,hayatın nûrudur. Kur’an ayetleri kalplerde ve ruhlarda devamlı akisler uyandırmıştır. Kur’an hayatın bütün safhalarının, fert ve toplumun düzenleyicisidir.”  

            Prof. Nöldeke şöyle der: “ Kur’anın en muhteşem  süreleri kıyamet gününün yaklaşması sebebiyle tabiatın titreyeceğini ifade edenlerdir. Bu ayetler okunurken insan, yeryüzünün darmadağınık olduğunu, dağların atılan pamuk gibi dağıldığını, yıldızların karmakarışık bir halde parçalandığını gözleriyle görüyor gibi olur.”

            Goethe şöyle diyor: “Görüyorsunuz ki, bu kitabın öğrettiği esaslar zerre kadar aksamıyor. Biz bütün sistemlerimizde,  bunda daha ileri gidemiyoruz. Genellikle hiçbir insan  da bundan ileri gidemez.”

             Edmond Burk diyorki: “ Kur’anı inceledikçe onun mükemmelliğini ve yüceliğini anlarız. Önce insanı kendine çeken Kur’an, sonra hayrete düşürür. Daha sonra da kendinden geçirir. Insanı kendine saygı duymaya zorlar ve böylece herkesi derinden duygulandırır.”

             H.C.Vels diyorki: “ Kur’an ilahi emirlere dayanarak müslümanları en sıkı kardeşlik bağlarıyla bağlamıştır. Öyle bir kardeşlik ki, ırk, renk, dil farlılıklarına hiç önem vermez. Hristiyanlar arasındaki kardeşlik bağı ile Islamın getirdiği kardeşlik asla kıyas kabul etmez. Müslümanların medeniyet, matematik, astronomi, mimari, güzel sanatlar ve felsefede elde ettiği zaferler, ancak Kur’anın insanları birleştirerek onları fazilet ve bilgi servetini elde etmeye yöneltmesinden ileri gelmektedir.”

            George Sale de şöyle der: Kur’anın dili bir belâgat harikasıdır. Dünya bir araya gelse bir ayetine bile bir nazire getiremez. Insan kalemi bundan acizdir. Kur’an muhteşem bir kutsal kitaptır. Dâimîbir mucizedir. (7)

            Daha fazla batılı bilginlerin sözlerini aktararak konuyu uzatmak istemiyorum.

            Teknolojinin getirdiği refah yanında insanları makineleştirmesi ve pek çok problemleri de beraberinde getirmesi karşısında söyleyecek kısa bir cümlemiz var: “Huzur ve iki cihan (ahiret ve dünya ) da mutluluk, inanmakta ve yüce yaradan’a sığınmaktadır.” 

 

DİPNOTLAR_________________________________________

1-Tirmizî, Sünen, Birr, 36

2-Buhari, Sahih, Edeb, 28: Müslim, Birr,140-141: İbn-u Mâce Sünen, Edeb,6

3-Râmûz, Gümüşhânevî, Shf. 362, Pamuk Yayınları, 1980, İstanbul (Metin ve terceme birlikte olan nüsha. Sahife numarası metne aittir.)

4-Nesâî,Sünen, Mesâcid, 30: Ahmet b. Hanbel, Müsned,3/173

5-Câmius Sağîr, Suyûti, 1/249, 1. Baskı, 1954 (Mustafa Muhammed Ammranın kısa dipnotları ile)

6-Bu ifade, Buhâri, Sahih, Edeb, 3: Müslim, Birr, 1‘de rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber’in “kime iyilik edeyim” tarzında sorulan bir soruya : üç defa “annene” buyurup, bir defa  “…sonra babana ”  buyurmasına işarettir.

7-Batılı düşünürlerin sözleri için bakınız:Dr. Kılavuz Sâim,Din Kültürü, sahife, 62-63-64

İslâm Nedir? (Prof.Dr.M.Es’ad Cosan)

Bismillâhir rahmânir rahîm.

Elhamdü lillâhi rabbil àlemîn… Kemâ yenbagî licelâli vechihî ve liazîmi sultânih… Ves salâtü ves selâmü alâ hayra halkihî seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruusinâ ve üsvetünel haseneti muhammedinil mustafâ…

Çok muhterem misafirlerimiz, degerli, muhterem kardeslerim!.. Allah-u Teâlâ Hazretlerinin selâmi, ihsâni, ikrâmi dünyada, ahirette üzerinize olsun…

Onun seçkin kulu Muhammed-i Mustafâsi, Habîb-i Edîbine sonsuz salât ü selâmlarimizi, tahiyyat ve ihtiramlarimizi arz ederim.

Çok büyük, çok önemli, çok hayâtî, çok tatli bir konu üzerinde konusmak istiyorum: Genel olarak inanç ve inançlarin en üstünü olan Islâm; Islâm’in özellikleri, bize emrettikleri, bizim müslüman olarak yapmamiz gereken konular üzerinde…

En önemli konu din konusudur. Çünkü, öteki konularin hepsi sadece dünya ile ilgilidir. Hattâ dünyanin bir bölümüyle ilgilidir. Meselâ tabiatla ilgilidir, meselâ sihhatle ilgilidir. Ama din, hem dünya hem ahiretle ilgilidir.

Dünya küçücüktür ama, fezâ sonsuzdur, uçsuz bucaksizdir. Aralarinda sonsuz büyüklük farki vardir. Dünya ile ahiret de öyledir. O bakimdan insanin ahiretini düsünen, bahis konusu eden bir mesele elbette, en büyük meseledir. Çünkü sonsuz büyük bir istikbâli ilgilendiriyor.

Bu konu insanligin müsterek konusudur. Her toplumda bir inanç sisteminin tesekkül etmis oldugunu dinler tarihinden biliyoruz. Çesitli sekillerde tasnif edilebilen dinler mevcut… Önce ilâhî dinler ve ilâhî olmayan dinler diye hakli ve büyük bir ayirim yapabiliriz. Bu inançlar incelendigi zaman, insanlarin çok çesitli seylere kalblerini bagladiklarini, inandiklarini ve bize göre, Yirminci Yüzyil’in insanina göre garib gelecek inanislarin içinde olduklarini görebiliriz.

Her toplumda bir inanç sistemi var

Meselâ, öküze tapmislar. Bize komik geliyor, gülüyoruz. Misirlilar tapmis, Hintliler hâlen tapiyor.

Günese tapmislar. Eski Iranlilar tapmis, hâlen Japonlar tapiyor. Su teknolojide bu kadar ileri gitmis olan Japonlar… Imparatorlari Günes’in ogluymus. Gülmeli mi, aglamali mi, acimali mi, teessüf mü etmeli insanlik namina, ilim namina, teknoloji namina, Yirminci Yüzyil namina insan hayret ediyor.

Televizyonda seyretmistim; kobra yilanlarina tapinanlar var. Tapinaklari var, kapisinin iki tarafinda ensesini sisirmis kobra yilanlari… Tarlalardan kobra yilanlarini topluyorlar, tapiniyorlar. Halbuki yilda bilmem kaç bin tane insan onlarin sokmasiyla ölüyor.

Hititlilerde ve Hindistan’da tenâsül aletine bile tapmislar.

Bunlarin ötesinde kahramanlarini putlastiranlar, elleriyle yaptiklari agaçlara, taslara, daglara tapanlar, çesitli yildizlara tapanlar var…

Demek ki, her toplulukta bir inanç sistemi var ama, mühim olan inancinin vasfi, kalitesi… Var bir inanci, iyi, güzel, inaniyorlar diyemiyoruz; inancin kalitesi önemli oluyor. Her seyde böyle…

Meselâ, Yirminci Yüzyil’in insani akli sever, tebcil eder, begenir, alkislar. Akil hürmet gören bir varlik… Fakat, dünya üzerinde ne kadar insan varsa her birinin akli var ama, her birinin hareketi güzel hareket degil…

Büyüklerimiz onun için, aklin makbul olanini akl-i selim diye isimlendirmisler. Her akli makbul saymiyoruz, makbul de degil… Hani Nasreddin Hoca’nin fikrasiyla söylemek gerekirse: ”Soganla yogurt yemeyi ben buldum ama, ben de begenmedim.” demis. Yâni, insan bir seyler bulabilir, bir seyler yapabilir ama, güzel mi, degil mi?..

Sonra zevk var… ”Zevkler ve renkler tartisilmaz.” diyoruz ama, yine bir de zevk-i selim var… Olgun bir sanatkârin zevki ile, ilkokuldaki bir çocugun veya henüz çirak durumundaki bir insanin zevki muhakkak farkli…

His var, hiss-i selim var… Demek ki, inanç var, inancin da tabiî kalitesi güzel olani, selim olani önemli…

Iste biz elhamdü lillâh, dinler tarihini ve muhtelif dinleri inceledigimiz zaman; hattâ hürmet ettigimiz, taklid ettigimiz, imrendigimiz, özendigimiz milletlerin dinlerini, meselâ Amerikalilari, Ingilizleri, Avrupalilari, Japonlari inceledigimiz zaman, onlarin dinlerinde o kadar mantikli olmadiklarini görüyoruz. Maalesef gülecegimiz gibi, bizim gibi bir terbiye almis milletin kabul etmeyecegi garip ve çocuksu, ayiplanacak, kinanacak inançlarin içinde olduklarini görüyoruz.

Türkler niçin müslümün olmus?

Ben askerlik yaparken, bir general beni makamina çagirmisti. Kendi birliginde çalisan bir astegmen olarak degil de, Ilâhiyat Fakültesi’nden doçentlik payesini almis bir kimse olarak, lâyik olmadigim iltifati gösterdi.

Oturttu karsisina, sordu bana:

”–Hocam çok merak ediyorum, bu Türkler bu Islâm dinine niçin girmisler?” dedi.

Baktim pasa hazretleri müteessif… Niye müslüman oldugumuzu anlayamiyor ve teessüf ediyor buna… Öyle bir edâ ile söyledi. Yâni, demek istedi ki: ”Ne olurdu hristiyan olsaydik. Ne güzel, iste Bati’da görüyoruz; içki içiyorlar, kadin erkek münasebetlerinde daireleri, mesrebleri, havsalalari son derece genis…” gibi böyle bir his içinde… ”Nerden de bulmuslar bu müslümanligi?.. Bula bula müslümanligi mi bulmuslar?..” demek gibi söyledi.

Ben de dedim ki:

”–Bizim ecdadimiz müslümanligi sosyal ve cografî sartlar dolayisiyla tesadüfen karsilastiklari bir inanca girmek tarzinda benimsemediler. O zaman mevcut bütün inançlari taniyip, tadip tercih ederek girdiler.”

Bir kere Tibet’i biliyorlardi, Dalay Lama’lari ve sâireyi biliyorlardi. Brahmanizmi, Budizmi biliyorlardi. Çin’de hakimiyet sürmüslerdi, onlarin inançlarina vakif idiler.

Kendilerinin samanizmi, atalarindan kalma bir din olarak mâlûmlariydi. Hazar Denizi’nin, Karadeniz’in kuzeyinde hristiyanligi görmüslerdi. Kodekus Komanikus gibi çok eski devirlerden kalma metinler elimizde… Bir kisim kabileler hristiyan olmus; hattâ simdi Gagavuzlar, onlardan kalinti diye gazetelerde bahis konusu ediliyorlar.

Hazar Türkleri yahudilige girmisler. Yahudileri görmüsler, tanimislar, tâbî olmuslar. Bütün bunlarin hepsini denedikten sonra, devletler milletler yöneten mâkul bir yönetici kadro olarak Islâm’i begendiler, Islâm’i seçtiler.

Çünkü, hayata en iyi intibak eden din Islâm… Çünkü, devleti yönetmekte en olumlu hükümlere sahib olan din Islâm… Çünkü, toplumun içindeki insanlarin birbirleri ile münasebetlerini en iyi düzenleyen Islâm… Çünkü, toplumun yapisi olan aileleri ve ailelerin temel tasi olan fertleri bedenen sihhatli yapan Islâm… Rûhen güçlü ve kuvvetli yapan Islâm…

Tabii, asker oldugu için bir de ona, ”Askerlik bakimindan da Islâm’dan daha güzel bir din bulamazsiniz!” dedim. ”Askerlik meslegini bir mübarek, mukaddes meslek haline getiren Islâm… Nöbeti bir ibadet haline getiren Islâm… Allah yolunda, baskalarinin sinirlarin arkasinda huzur içinde yasamasi için, canindan geçmeyi bir ideal olarak insanlara asilayan Islâmdir Pasam!” dedim.

Bunlari hangi dinde bulacaksiniz?.. Bulamazdiniz ki, bulamazsiniz ki…

Ben sözü o tarafa getirince, bizim alay komutani da Roma’da atesemiliterlik yapmis.

”–Tamam pasam, ben de Roma’da bulundum. Onlarda hiç akla mantiga uygun bir taraf da yoktur.” dedi.

Pasa hazretleri çok takdir etmis anlasilan, ben emekli olduktan sonra hâlâ bana bayramlarda tebrik gönderirdi. Verdigim cevaptan memnun olmus yâni… Isin gerçegi de budur.

Bizin ecdâdimiz, büyüklerimiz bu dini sosyal bir takim hadiselerin sürüklemesi sonucunda, rüzgârin önündeki yaprak misali; ”Eh ne yapalim, bizim de kismetimiz buymus. Iste bu inanç da bizim olsun!” diye seçmediler.

Her zaman yoklama ve irdeleme, kontrol ve tenkid süzgeçleri, mantik ve muhakemeleri çalisti; Islâm’a daha çok asik olarak daha sIkI baglandilar.

Meselâ, Hindistan’a gittiler. Hindistan’da dörtyüz kadar mezheb var; onlarin hepsini gördüler, onlari yönettiler. Onlarin hepsini bir noktaya getirmek için çalistilar.

Iran’a hakim oldular, Irandaki siilerle sünnîlerin arasindaki ihtilâfi halletmek için hakem rolünde oldular. Taraflari karsilarina getirdiler, münazara yaptirdilar. Hangisi hakliysa tabî olunsun diye, devamli bir ilmî arastirma, tenkid ve basîret üzere bu dine sarildilar ve severek baglandilar.

Zaten severek baglanilmayan bir dine insanoglu asirlarca böyle, bu kadar fedâkârca hizmet etmez. Bu kadar baski, bu kadar düsmana ragmen bu kadar fedâkârca baglanmaz.

Bizim dinimiz ebedî saadeti saglamak için gerekli kaideleri veriyor. O bakimdan dindar olmak menfaatimize… Ferdî sihhatimizi, bedenî temizligimizi, her gün yikanmamizi, haftada bir yikanmamizi, tirnaklarimizi kesmemizi, dislerimizi firçalamamizi, basit detaya kadar inerek temizligimizi, sihhatimizi korumayi saglayan; aile yuvasina büyük kutsallik veren, anneye büyük deger veren, babaya büyük pâye veren ve ona itaat etmeyi çok sevapli olarak gösteren Islâm….

O halde aile saadeti için, fert saadeti için, toplumun intizami ve saadeti için hep faydali… Ama bütün bunlara ragmen biz dine, materyalist bir gözle menfaat açisindan bakarak baglanamayiz. Biz ahiret bezirgâni, tüccari degiliz. Allah’in emri oldugu için, Allah’in emri hak oldugu için ona bagliyiz.

Biz Allah’in varligini birligini, muhakememizle, vicdanimizla buldugumuz için dindariz. Allah’in emirlerine Allah’in emri oldugu için bagliyiz. Ama onun arkasindan sayisiz faydalar hasil oluyor. Fayda da olsa, zarar da olsa, (Fil mekrahi vel mensati) hosumuza giden durumda da, hosumuza gitmeyen halde de Allah’a itaat edecek bir ruh seviyesine yükselmis bir milletiz.

Mal feda etmek gerektigi zaman da biz bundan vaz geçmiyoruz, can fedâ etmek gerektigi zaman da vazgeçmemisiz, tarih boyunca isbat etmisiz.

Simdi hudutlarin yumusamasi, haberlesmenin genislemesi, haberlesme cihazlarinin büyümesi dolayisiyla, dünyanin çok çesitli kültürleri ile de karsi karsiyayiz. Yine her gün bir muhakeme ve mukayese içindeyiz. Hristiyanlar söyle biz böyleyiz, Avrupali böyle, biz söyleyiz, Amerikali söyle yapiyor, biz böyle yapiyoruz diye…

Islâm’a karsi hücumlar var, Islâm’a yöneltilmis Islâm düsmanlarinin tenkidleri var; onlari dinliyoruz. Komünistlerin, dinsizlerin din hakkindaki, din adamlari hakkindaki görüsleri var; onlari dinliyoruz. Bütün bunlarin bize tesiri, örs ile çekiç arasinda demirin çeliklesmesi gibi, imanimizin kuvvetlendirme sonucu veriyor.

Okudukça mü’min oluyoruz. Okudukça, aklimizi kullandikça dindar oluyoruz. Nitekim batili bir mütefekkir demis ki:

”–Batili okudukça dininden uzaklasir ister istemez. Çünkü, tenkid edecek seyler görür.”

Ama biz müslümanlar, okudukça elhamdü lillâh Islâm’a daha candan baglaniyoruz. Profesörler, ilim adamlari, fizikçiler, atom alimleri…

Bu bizim gençligimizde, bizden önceki agabeylerin, ilim sahasinda büyük basarilar elde etmis, ünvanlar almis kimselerin dindar olmasi bizim ruhumuzu takviye ediyordu. ”Mâdem bunlar Yirminci Yüzyil’in ilmini biliyorlar ve yine müslümanlar; mâdem Amerika’da okumuslar, Ingiltere’de okumuslar, doktora yapmislar, oralarda profesör olmuslar, yine dindarlar…” diye seviniyorduk. Bugün de herhalde gençler için ayni gücü verir. Elhamdü lillâh…

Islâm Hz. Adem’le baslar

Bizim Islâm dinimiz, Peygamber SAS Efendimiz’le ortaya çikmis bir din degil… Bizim dinimiz Islâm dini, Hazret-i Adem Atamiz’la baslayan bir din…

(Ennebiyyünellezîne eslemû) ”O peygamberler ki, onlar Islâm olmuslardi.” ayet-i kerimesiyle, geçmis peygamberlerin de Islâm üzere oldugunu; Hazret-i Ibrâhim AS’in, Nuh AS’in, Mûsâ AS’in hepsinin ayni yolda oldugunu Kur’an-i Kerim’in ayetleri bildiriyor.

Demek ki, hakîkat, Hazret-i Adem’den beri ayni, Peygamber SAS Hazretlerine kadar ayni… Sadece Allah’a inanma, sadece ona teslim olma ve tevekkül etme…

Zâten Islâm, kendisini teslim etme, Allah’in iradesine teslim olma, râm olma; o ne derse buyrugunu tutmaga razi olma, boyun verme mânâsina geliyor. Ona ibadet ve itaat, ondan gayriye tapinmaktan siddetle kaçinmak… Bütün daha önceki peygamberlerin de icraati bu…

Nuh AS diyor ki:

(Rabbi innî deavtü kavmî leylen ve nehârâ) ”Yâ Rabbi, ben kavmimi gece gündüz hak yola davet ettim; su su putlara tapmayin diye söyledim. Ama, (Felem yezidhüm düâî illâ firârâ) ne söylediysem benim söylemem onlarin benden firarini arttirdi. Firar ettiler, yanimda durmadilar.”

(Ve ennî küllemâ deavtühüm litagfiralehüm cealû esâbiahüm fî âzânihim) ”Ben onlara hakki söylemek istedigim zaman, kulaklarini tikadilar.” diye böyle onlarin menfi tavirlarini anlatiyor.

Hazret-i Ibrâhim AS:

”–Niye böyle ellerinizle yaptiginiz putlara tapiyorsunuz. Ben bunlarin hakkindan gelecegim, haberiniz olsun! Bunlarin hiç tapilacak tarafi yoktur. Ben bunlara bir suikast düzenleyecegim!” dedigini ve hakîkaten putlari kirdigini biliyoruz.

Hazret-i Mûsâ AS’in, Firavunun, ”Benden baska size bir rab tanimiyorum. Su Misir mülkü, su Nil hehri benim degil mi? Ancak bana ibadet edeceksiniz, ben sizin rabbinizim!” demesine karsi çiktigini ve onunla büyük mücadele verdigini biliyoruz. Allah’in varligina, birligine davet ettigini biliyoruz.

Kavminden buzagiya tapanlari siddetle cezalandirdigini; kendisi Tur Dagi’na çiktigi zaman, bazi kimselerin Misir’daki aliskanliklariyla bir altin buzagi heykeli yapmasi durumunu görünce, hirsindan kardesi Hârun AS’in basina ve sakalina yapistigini biliyoruz.

(Yebne ümme lâ te’huz bilihyetî ve lâ bire’sî) ”Benim basimi, saçimi sakalimi çekistirip durma ey anamin oglu! Ben söyledim, dinlemediler.” diye mazeret beyan ediyor. Yâni, ayni Allah’in varligini, birligini onun söyledigini biliyoruz.

Hazret-i Isâ AS’in:

”–Yâ Rabbi, ben baska bir sey yapmis olsam sana ma’lûndur. Sen bana ne emretmissen, ben onlara onu söyledim. (Ü’budullàhe rabbî ve rabbeküm) ‘Benim ve sizin rabbiniz olan Allah’a ibadet edin!’ dedim. ‘Beni ve anami tanri edinin!’ demedim yâ Rabbî!” buyurdugunu biliyoruz.

Demek ki Islâm, ilk insandan itibaren günümüze kadar gelen hak inanç… Kur’an-i Kerim bütün eski kitaplarin özü…

(Fîhâ kütübün kayyimeh) ”Içinde eski kitaplarin muhtevâsinin bulundugu kitap…”

(Inne hâzâ lefis suhufil ûlâ. Suhufi ibrâhime ve mûsâ.) ”Su anlatilan hakîkatler eski kitaplarda, mushaflarda, sahifelerde, suhufta vardir. Ibrâhim’in ve Mûsâ’nin suhufunda da vardir.” Bazilari hakkinda bazi sûrelerde bilgi veriliyor.

O halde Islâm dini insanligin dinidir, bugün de öyledir. Bütün insanligi birlestirecek dindir. Çünkü bütün peygamberleri taniyor. Bütün eygamberler Islâm ile, hak peygamber olma tasdikini, vesikasini elde etmislerdir. Islâm onlarin hak peygamber oldugunu tasdik etmeseydi, herkes tereddüt ederlerdi onlarin isimleri üzerinde…

Onun için, hâtemen nebiyyîn Peygamber Efendimiz hem peygamberlerin sonuncusu, hem de mührü basip da o peygamberlerin tasdikçisidir. Selâhiyetli kisi vesikanin altina mührü basar, evet bu böyledir der. Hazret-i Isâ, evet Allah’in peygamberidir; Hazret-i Ibrâhim, Allah’in peygamberidir. O tasdiki yapan bizim dinimizdir.

Hristiyanlar bunu bilmezler. Hristiyanlar kendi peygamber tanidiklari sahislarin müslümanlar tarafindan peygamber tanindigini bilmezler. Halk olarak kendilerine intikal ettirilmemistir, bilmezler.

Islâm dini, insanligin dinidir.

O halde o peygamberleri tebcîl eden, birlestiren Islâm’dir. Bütün semâvî dinlerin hakîkatlerini, ilâhî kitap Kur’an-i Kerim içinde toplamistir. Insanliga lâzim olan bütün malzeme Kur’an-i Kerim’dedir.

Islâm’in ögrettigi hususlar bozulmadan bize kadar gelmistir. Bir bilim adaminin olanca titizligi ile Peygamber Efendimiz’in hayatinin gecesi gündüzü, özel hayati, ailevî hayati, siyâsî hayati, ictimâî hayati, seferleri, sözleri, konusmalari tesbit edilmistir. Yine bir Batili alim diyor ki:

”–Dünyada hiç bir insanin hayati bu kadar detayli olarak tesbit edilmis degildir.”

Hazret-i Peygamber Efendimiz kadar hayatinin bütün detayi bu kadar tesbit edilmis bir kimse yoktur. O halde bir peygamber bütün haberleriyle karsimizda nümûne olarak duruyor.

Kur’an-i Kerim’in indigi zamandan günümüze kadar bir harfi degismemistir. Halen elimizde, müzelerde Kur’an-i kerim’in eski nüshalari var… Topkapi Sarayi Müzesi’nde Hazret-i Ali Efendimiz’in imzasini tasiyan nüsha vardir.

Edebiyat Fakültesinde bizim hocamiz, beynelmilel madalyalar almis Prof. Ahmed Bey vardi. Derdi ki:

”–Arkasinda (Aliyyübnü ebû tâlib) diyor.”

Halbuki muzàfun ileyh olarak, ibn kelimesinden sonra normal olarak (Aliyyibni ebî tâlib) demesi lâzim imzada… Klasik gramer kaidesi böyle… Sanki gramer kaidesine aykiri gibi ibn’den sonra (Ebû tâlib) diye yaziliyor. Muzàfun ileyh olarak mecrur sîga kullanilmiyor. Bizim profesör:

”–Iste bu, bu nüshanin gerçek nüsha oldugunu gösterir. Çünkü, o zamanin gramer kaidesi öyleydi. O arkaik gramer kaidesini muhafaza ettigine göre taklit degildir. Demek ki esastir.” diyordu.

Simdi bunlarin sayfalarini inceleyerek, mürekkebini inceleyerek de zamanini bulmak mümkün. Ama bir delil de bu…

Kur’an-i Kerim elimizde aynen mevcut… Peygamber Efendimiz’in hayati gün gibi ortada ve bütün peygamberleri taniyoruz.

Bir hristiyan meselâ, Allah’in bir peygamberini reddetmek durumunda… Ama Islâm’da bir red durumu yok… Elhamdü lillâh Allah’in bütün peygamberlerini kabul ediyoruz. Hepsinin adi anildigi zaman ”Aleyhis selâm” diye söylemek terbiyemiz olmus. Ne demek?.. ”Ona selâm olsun!” demek…

Hattâ o kadar seviyoruz ki, isim koyuyoruz. Aramizda Mûsâ isminde insanlar vardir, Isâ adinda insanlar vardir, Ya’kub, Yusuf, Eyyub, Suayb… Tevrat’ta, Incil’de ismi geçen bütün peygamberleri o kadar seviyoruz ki, çocuklarimiza isim olarak koyuyoruz.

Eski kitaplar peygamberimizi bildirir.

Ayrica eski kitaplarda Peygamber Efendimiz’le ilgili haberler mevcuttur. Eski kitaplari da gönderen Allah-u Teâlâ Hazretleri oldugu için, ”Ilerde su vasiflara sahip bir peygamber gelecek!” diye, eski kitaplarin içinde birtakim pasajlar vardir. O pasajlarda, o cümlelerde, o paragraflarda Peygamber Efendimiz bildirilir.

Kur’an-i kerim’de bu hususta Saf sûresinde ve Fetih Sûresi’nde ve daha baska sûrelerde bilgi var… Fakat Kur’an-i Kerim’den ayri, Tevrat’ta ve Incil’de bilgiler var… Papazlar, eski kitaplarin o ayetlerini kendileri gösteriyorlar.

Biz de Edebiyat Fakültesi’nde talebe iken, Pakistanli Profesör Muhammed Hamidullah Bey, o ayetleri, o cümleleri getirip bize okutmustu.

Sonra Zeki Velidi Bey’in bir makalesi vardir: Kumran denilen Lût Gölü kenarinda bir magarada eski metinler bulundu. Hristiyanliga ait, yahudilige ait çok eski kitaplar, yakilmasin, Romalilar tahrib etmesin diye saklanmis o magaraya… Bu metinler bulundu. Bu metinlerin bir kismini Amerika aldi, bir kismi Ürdün müzelerinde, bir kismi Vatikan’da… Muhtelif yerlere alindi, incelendi.

Buralarda Tevrat’ta ve Incil’deki degismeleri isaret eden, Kur’an-i Kerim’in hakli oldugunu gösteren malzeme var… Bulunan vesikalar Kur’an-i Kerim’in tasdikçisi durumunda…

Bazi büyük papazlar, bazi büyük hristiyan ve yahudi alimleri müslüman olmuslardir. Kendi kitaplarindaki müjdelerden dolayi, Peygamber Efendimiz gelmeden önce su evsafta bir peygamber gelecek diye beklemislerdir; Peygamber Efendimiz geldigi zaman, ona tabî olmuslardir.

Peygamber efendimiz’in zamanindan misal, Selmânül Fârisî Hazretleri’dir. Selmânül Fârisî Hazretleri, Iran’li asil bir aileden dünyaya geldikten sonra, papazlarin yaninda çesitli ülkelerde gezdikten sonra, ahir zaman peygamberi Hicaz’da zuhur edecek diye, onun gelmesini yakalamak, ona tâbî olmak, onu tanimak için Hicaz’a gelmistir.

Yine Medine-i Münevvere’deki yahudi alimlerden Abdullah ibn-i Selâm, Tevrat’taki bilgilerden dolayi Peygamber Efendimiz’in hak peygamber oldugunu anlayarak müslüman olmustur.

Bu misaller eski kitaplarda Peygamber Efendimiz’le ilgili malzemenin olmasina en büyük delildir. Çünkü, o eski kitaplari da biz uydurmus olamazdik ya… Eski kitaplar bizden önce mevcut…

Hattâ Islâm My Choice diye bir kitap nesretmis Begüm Ayse Beveni Vakfi, Pakistan’da… Orada bazi eski Hint dinlerinin kitaplarindan sayfa fotograflari veriyor; orada Peygamber Efendimiz’in gelecegine dair cümleler var…

Eski Hint kitaplarinda, eski Iran dinî metinlerinde; Yâni Hazret-i Peygamber’in yasadigi çaglardan önce yeryüzünde bulunan dinlerin kitaplarinda onunla ilgili metinler, fotokopileri ve tercümeleri var…

Demek ki Tevrat’ta, Incil’de, eski Iran metinlerinde Peygamber Efendimiz’in gelecegine dair müjdeler var…

Kur’an-i Kerim’de de bunlara isaret ediliyor. Meselâ:

(Ve iz kàle isebni meryeme yâ benî isrâile innî rasûlüllahi ileyküm musaddikan limâ beyne yedeyye minet tevrâti ve mübessiren birasûlin ye’tî min ba’dismühû ahmed) ”Ilerde Ahmed adinda bir peygamber gelecek!” diye Incil’de bir ayetin oldugunu, Hazret-i Isa’nin böyle buyurdugunu Saf Sûresi beyan ediyor.

Hakîkaten Incil’de böyle bir ayet vardir. Hamidullah Bey bize Incil’den getirip göstermisti. Bu ayet sebebiyle, ”O sahis Peygamber Efendimiz’dir.” diye nice papazlar müslüman olmuslardir.

Paraklit diye tercümesi yapilmis. Tabii, Incilin indigi asil metin elimizde degil, tercümeleri elimizde… Tercümelerde o asil kelimenin mukabili olan tercüme kelimeler var… Ama o kelimelerin de yine Peygamber Efendimiz’i gösterdigi papazlar tarafindan ifade edilmis ve onlarin müslüman olmasini saglamistir.

Meshur bir misal, Ispanya’nin Mayorka adasinda yetismis Anselmo Turmedo isimli papazdir. Bu papaz Ispanya’da, Fransa’da ve Italya’da yüksek ihtisaslarini tamamladiktan sonra, Fransa’da bir manastirda çok yüksek bir alimin hizmetinde çalisirken; Incil’deki bu ayet-i kerimenin Peygamber Efendimiz’i anlatan ayet-i kerime oldugunu ögrenince, Tunus’a gelip müslüman oluyor. Abdullah et-Tercüman adini aliyor. Incil’deki Islâmiyeti ve Peygamber Efendimiz’i müjdeleyen ayetleri konu edinen bir kitap yaziyor. Bu Türkçeye de tercüme edilmistir.

Matbaaci I. Müteferrika

Sonra ben profesörlük çalismasi olarak, su bizim meshur matbaaci, Türkiye’ye matbaayi getiren Ibrâhim-i Müteferrika’nin Risâle-i Islâmiye diye bir eseri oldugunu görmüstüm. Deniliyordu ki:

”–Risâle-i Islâmiye, müslümanligi anlatan bir kitaptir.”

Böyle geçistiriliyordu. Ben de dinî edebiyat kürsüsü baskani oldugum için, ”Bakalim bu Risâle-i Islâmiye nedir?” diye inceledim. Sonunda onu bir kitap halinde de nesrettim.

Ibrâhim-i Müteferrika Romanya’da, Kolojvar sehrinde yasamis bir papaz… Çok güzel bir tahsil görmüs, Yunancayi, Latinceyi ögrenmis. ”Eski metinleri ve kilisenin kitapligindaki üstâd-i bîmürüvvetlerin okunmasini yasak ettigi kitaplari okudum.” diyor.

Üstad ama, müslüman olmadigi için, hakîkati sakladigi için üstâd-i bîmürüvvet diyor, yâni, ”Mürüvvetsiz üstadlarin okumayayim diye sakladigi kitaplari okudum.” diyor ve orada hristiyan literatürünün, Peygamber Efendimiz’i müjdeleyen malzemesine âsinâ oldugunu ve onun için müslüman oldugunu söylüyor.

Bu Risâle-i Islâmiye isimli kitap, Islâm’i anlatan bir kitap degil; saklaniyor bu mesele… Halk bilmesin diye bazi gerçekleri sakliyorlar arastiricilar… Kim yapmis bu sahsin üzerinde arastirmayi?.. Bir katolik papaz yapmis. Ibrhahim-i Müteferrika üzerinde en bilimsel arastirma katolik bir papaz falancanin yaptigi çalismadir deniliyor. E, katolik papaz, müslüman olan bir papazin müslümanliga yarayan malzemesini bize tanitmak ister mi?.. Istemez, tanitmiyor.

”Islâm’i anlatan bir eser…” diyor. Hayir, Islâm’i anlatan bir eser degil; Bir papaz olan Ibrâhim-i Müteferrika’nin müslüman olmasina sebep olan Incil ayetlerini bahis konusu eden bir kitap… O konuya kimse yanasmasin, o konuyu kimse bilmesin diye papaz sakliyor gerçegi…

Ibrâhim-i Müteferrika kendi hayatini anlatiyor. Hangi ayetleri görüp de müslüman oldugunu anlatiyor. Ayetlerin Latincesini de veriyor.

Müteferrika, sarayda teknik ve sanata dayali yüksek bir hizmet demek… Ömrü boyunca da hakîkaten çok faydali hizmetler yapmistir, sayân-i sükrân hizmetler yapmistir. Nur içinde yatsin, mekâni cennet olsun… Samîmî müslüman oldugu ve hakîkaten Islâm’a hizmet ettigi kanaatine vardim ben incelemelerimden…

Ama eseri, bir papazin Incil metinlerini okuyup da hangi ayetlerden dolayi müslüman oldugunu anlatan bir eserdir. O da faydali olur diye ben de onu nesrettim; baska papazlar da görsün diye…

Islâm’in üstünlükleri

Asrimizin ilmine sahib kardeslerimiz, –bendeniz profesörüm, dinleyiciler arasinda profesör dostlarimiz, kardeslerimiz var– seve seve müslümaniz. Inanmis olarak, incelemis olarak, çesitli tenkidleri bilen, onlara zaman zaman cevap veren insanlar olarak, seve seve, can ü gönülden müslümaniz. Her tenkid bizi Islâm’a daha çok, sImsIkI sarilttiriyor. Islâm böyle bir din…

Islâm’in câzib üstünlükleri nelerdir, onlari kisaca özetlemek istiyorum:

Islâm’da en önemli husus itikaddir. Kusurlar, günahlar; onlar affolabilir. Affolabilir, af diye bir müessesesi var Allah’in… Magfireti var, affi var, rahmeti var; affolabiliyor. Mühim olan itikaddir, mühim olan bilimsel temeldir, gerçegin dogru kavranmasidir. O gerçek dogru olarak kavranildigi zaman, Allah öteki kusurlari bagislayabiliyor.

(Innallàhe lâ yagfiru en yüsreke bihî ve yagfiru mâ dûne zâlike limen yesâ’) Allah sadece bu gerçegi kavrayamayanlari affetmez. Bu ilmî gerçegi kavrayamayanlari affetmez, ötekileri affedebilir, dilediginin suçunu bagislayabilir. Mühim olan inançtir. O halde bizim de ilkönce bu bilimsel gerçegi tam kavramamiz lâzim!..

Küfür affolmaz bir suçtur. Sirk, affolmaz bir suçtur. Küfür tamamen inkâr… Sirk de yanlis bilmek veya ortak kosmak… Tamâmen inkâr yok, bir inanç var, ama inanç yanlis; o da kiymetli degil, o da olmaz!..

Insanoglu Allah’i dogru tanimak zorundadir. Ya dogru olarak taniyacak, ya da tanimazsa affolmaz!.. Insanin en büyük vazifesi, yaradanini dogdu tanimasidir. Her gün kendisine rizki vereni, göndereni, sihhati vereni, akli vereni, her türlü nimeti, sonsuz nimetleri vereni mutlaka dogru bilecek!.. Ordaki hatayi Allah affetmiyor. Islâm’in ana mantigi budur. Hazret-i Adem Atamizdan, Peygamber efendimiz’e kadar peygamberlerin mücadelesi budur.

Insanoglu bu gerçegi kavrayacak; eliyle yaptigi tasa, havada gördügü Günes’e, Aya’a, yildiza tapmayacak. Çünkü onlar gibi kaç tane yildiz oldugunu ilim bugün söylüyor. Kaç tane günes oldugunu, kaç tane günes sistemi oldugunu biliyoruz. Yeryüzündeki yere yatirip, bogazini kestigimiz hayvanlara tapmayacak. Etini kebap yaptigimiz, biftek yaptigimiz hayvanlara tapmayacak. Dogruyu bulacak, saçmalamayacak.

Islâm’da insanlarin kafasinin yanlis olmasi… Bir de seytana tapmak diye bir söz vardir.

(Ve lâ ta’büdüs seytàn) [Seytana kulluk etme!]

Sonra nefse tapmak, nefsini put edinmek…

(Eferaayte menittehaze ilâhehû hevâhü) [Hevâ ve hevesini tanri edinen kimseyi gördün mü?]

”Insanlar bazen Allah’a tapinmazlar, itaat etmezler. Bazilari seytana itaat eder, seytanin emrinde ve buyrugundadir. Bazilari da nefsinin emrinde, buyrugundadir, ona tapiniyor.” diye, bu hususa dikkat çekiliyor. Bunlara tapilmamasi, Allah’tan gayriye tapilmamasi, Allah’in varliginin, birliginin anlasilmasi ana temel aliniyor.

Hepsi güzel… Hepsi akla ve mantiga, ilme ve Yirminci Yüzyil’a uygun…

Amellerin dis sekli önemli degildir, özü önemlidir; niyet ve ihlâs esastir Islâm’da… Iki tane insan ayni isi yaparlar; birisinden kabul olur, öbüründen kabul olmaz. Çünkü birisinin niyeti baskadir, aklindan baska sey geçiyordur, niyeti kötüdür. Dis sekil itibariyle ayni isi yaparlar ama, birisini kabul eder Allah, ötekisini kabul etmez. Birisine mükâfat verir, ötekisine ceza verir.

O halde samimiyeti tesvik eden bir din… Dis boyamayi kabul etmeyen bir din… Iç temizligini, samîmiyeti emreden, tavsiye eden bir din…

Hattâ;

(Ed dînü ennasîhatü) diyor Efendimiz SAS… Bu da iyi bilinmeyen, mânâsi iyi anlasilmamis bir hadis-i seriftir. ”Din nasihattir.” diye tercüme ediliyor; yanlis… (Ed dînü ennasîhatü) demek, ”Din samimiyettir.” demek… Nasihat çünkü, samimiyet mânâsina geliyor. Din ögüt demek degil… Ögüt olmasa da, ses çikmasa dahi, din samimiyettir.

Geçen gün elime bir kitap geldi. ”Insanin sözünün iletisimdeki rolü %10′dur. %30′u jestler ve mimiklerdir, %10 sözdür, %60 hâlidir.” diyor. Asil iletisim, asil haberlesme halle olur. Hal ile iletisimini tam saglamanin, mesajlasmayi saglamanin kitabini yazmis. Konusmadan da insan iletisim saglayabilir, mühim olan samimiyettir.

(Ed dînü ennasîhatü) demek, ”Din samimiyettir.” demek… Zâten arkasindan cümlenin gelisi meseleyi anlatiyor:

(Kàlû: Limen yâ rasûlallah?) Dediler ki: ”Kime karsi yâ Rasûlallah?..”

(Lillâhi) ”Allah’a karsi samîmiyet…” Eger ögüt mânâsina olsaydi, Allah’a karsi ögüt söker mi?.. Kul Allah’a ögüt verebilir mi?.. Mümkün degil… Demek ki, ögüt mânâsina degil!.. Allah’a karsi samîmiyet…

(Ve lirasûlihî) ”Rasûlüne karsi samîmimiyet…”

(Ve likitâbihî) ”Kur’anina karsi samîmiyet…” kur’an’a karsi ögüt bahis konusu olmayacak.

(Ve lieimmetil müslimîn) ”Müslümanlarin yöneticilerine karsi samîmiyet…”

(Ve âmmetihim) ”Hepsine karsi samîmiyet…”

Ne kadar güzel!.. Din tamamen samimiyettir. Bizim bunu böyle duyurmamiz lâzim insanlara… Din kuru merasim degildir, dis sekil degildir; Özdür ve samîmiyettir. Tamâmen samîmimiyettir. Allah’a karsi samîmiyet, Rasûlüne karsi samîmiyet, Kur’an’a karsi samîmiyet, yöneticilere karsi samîmiyet, genel olarak müslümanlarin hepsine karsi samîmiyet… Böyle özetliyor Peygamber Efendimiz…

Islâm’in bes hedefi

Islâm’in emir ve yasaklari kaprisli emirler degildir: ”Ben böyle istiyorum, böyle yapacaksin!.. Ille de yapacaksin!” filân gibi bir mantikla verilmis emirler degildir Islâm’in emirleri…

Ya nasildir?.. Islâm’in emirlerinde bes hedef güdülmüstür. Hepsi incelendigi zaman bes ana grupta toplanabilir:

1. Inanci korumak… Sirk olmasin, küfür olmasin vs. olmasin!

2. Ruhu korumak…

3. Akli korumak… Içki onun için yasaklanmistir. Içki akli aldigi için haram kilinmistir. Çünkü Islâm’in vazifesi akli korumaktir.

4. Mali korumaktir. Mala zarar veremezsin!.. Simdi moda çikti lokantalarda, ”Kir tabagi ver besbin lira para…” Stresi atmak için tabak kirmak… Islâm’da bu yoktur, yapamazsin!..

–Neden?..

Islâmda mal de muhteremdir. Mala telef veren cezalandirilir. Gel bakalim buraya…

–Ben kendi tabagimi kirdim…

Kendi tabagini kirsan bile, ben sana yönetici olarak ceza veriyorum der Islâm… Neden?.. Mal da muhteremdir, malin korunmasi önemlidir. Mecelle’nin kaideleri arasina girmistir:

(Lâ darara ve lâ dirâr, fil islâm) ”Islâm’da mala zarar vermek yoktur.”

Ben filanca komsuya kizdim, onun harmanin yakamam! Islâmî bakimdan yoktur böyle bir sey; günahtir, cezasi büyüktür.

–Efendim, o benim harmanimi yakmisti, ben de ceza olarak onun harmanini yakacagim.

Onu da yapamazsin!.. (Lâ darara ve lâ dirâr) Zarar vermek de yoktur, zarara zararla mukabele hakki da dogmaz. Ancak kadiya basvurabilirsin, hakkini arayabilirsin. Mali telef edemezsin; çünkü Islâm mali da muhterem saymistir.

Hattâ bir çocuk bir hocaefendinin yaninda patlamis bir ampulü duvara çalmis. Ses çikiyor ya ampulü attigi zaman, patlama oluyor. Hoca o çocugu cezalandirmis. Demisler ki: ”Hocam, zaten bu ampul sönüktü, yanmisti.”

”–Hayir! Yapilmis bir seyi tahrib etmesi dogru degil… Belki onun dis tarafi çikacakti, belki bir iste kullanilacakti.” demis.

Demek ki Islâm akli da korumayi esas aliyor, mali da korumayi esas aliyor, dini de korumayi, itikadi da korumayi esas aliyor.

5. Nesli de korumayi esas alir. Zinanin yasaklanmasi, nikâhin sart olmasi ondandir. Neslin korunmasi için sorumlu lâzim geldiginden nikâh sarttir. Çocuk düsürmek onun için dogru degildir, cinayettir. Rahimde tesekkül etmis olan çocuk, mirasta nazar-i itibara alinir, kiymeti vardir.

Demek ki, Islâmin emir ve yasaklari insanoglu için gerekli seylerin korunmasi içindir. Insanligin faydasi içindir. Onun için, Kur’an-i Kerim’de buyruluyor ki:

(Kul innallåhe lâ ye’muru bil fahsâ’) ”Ey Rasûlüm, Allah insanlara kötü sey emretmez!” Allah’in emirlerinin hepsinde bir iyilik vardir.”

–Peki savasi niye emretti?..

Çünkü, savas da gerekir.

–Peki niye bosanma var?..

Çünkü, bosanma evliligin emniyet subabidir. Hiç bosanma olmazsa, insanlar intihara gider, bunalima düser. Bosanma da bir sebeptir, insanoglunun mutlulugu için o da bir sarttir. Bazan tahammül edilmez noktalara gelinir, o zaman bosanma da bir nimet olur. Bazan ölüm bir nimet olur, bazan bosanma bir nimet oluyor.

O bakimdan Allah kötü sey emretmez. Emrettigi seylerin hepsi bir faydaya yöneliktir. O bakimdan Islâm güzeldir, faydalidir.

Sonra, Islâm havalarda olan bir din degildir… Bulutlarda olan, semalarda olan bir din degildir. Sadece ahiretle ilgilenen bir sistem degildir Islâm… Islâm hayatin bir yasanma tarzidir. Islâm namaz midir?.. Sadece namaz degil… Ramazan midir?.. Sadece ramazan degil… Hac midir?.. Sadece hac degil…

Islâm bir hayatin belli bir iman sistemine göre yasanma tarzidir. Sabahtan aksama, geceden gündüze, evden isyerine, besikten mezara kadar insanin her anini ilgilendiren bir sistemdir. Insanin içinde yasadigi bir ortamdir Islâm… Yakasina taktigi bir rozet degildir. Üzerine giyip çikardigi bir libas degildir.

O bakimdan bazi seyler ibadettir. Sasarsiniz, sasilacak seyler vardir, ibadettir. Meselâ, evlilik ibadettir. Kari kocanin evlilik münasebetleri sevaptir. Sükût ibadettir. Iyi bir niyet ibadettir. Sadece temenni ediyor, içinden iyi bir seye niyet ediyor.

Dünyayi da ahireti de, ferdi de cemiyeti de, maddeyi de mânâyi da beraber götürür Islâm…

Taksim’de karakola müracaat etmis, komsuyu sikayet etmis bir sahis: ”Efendim perdeyi açiyorlar, çirilçiplak soyunuyorlar. Bizim aile huzurumuza te’sir ediyor bu… Sikâyetçiyiz…” demis.

Polis demis ki:

”–Ben ne yapayim? Evin içine karisamam!”

Islâm karisir. Islâm insanin evinin içine de karisir, kalbinin içine de karisir, kafasinin içine de karisir, niyetine de karisir. Karismazsa zâten, nizam tam olmaz, intizam tamâmen saglanamaz. Polis orda durdugu zaman, içerde o düzensizlik devam eder. Onun için Islâm’in bu durumu bir büyük üstünlüktür.

Meselâ, ticaret yapan insan sevap kazanir.

(Elkâsibü habîbullah) ”Ticaret yapan, kazanan insan Allah’in sevgili kuludur.” diyor Peygamber Efendimiz… Hattâ bir baska hadis-i serifi var:

(Ettâcirüs sadûkul emînü mean nebiyyîne ves siddîkîne ves sühedâi yevmel kiyâmeh) ”Dogru dürüst, güvenilen bir tüccar kiyamet gününde peygamberlerle, sehidlerle beraber hasrolacaktir.” diye müjdeleniyor.

Tüccardir, mal getiriyordur, para kazaniyordur; ama yine sevap kazanir. Dogrulugundan dolayi ve o beldede ihtiyaç olan bir metai oraya getirip ihtiyaci karsiladigindan dolayi… Ticaret de sevaptir.

Devlet yönetimi sevaptir. ”Allah indinde insanlarin en faziletlisi, dogru devlet baskanidir.” buyruluyor. Adil olmak sartiyla, dogru olmak sartiyla en faziletli insan oluyor. Yâni, devlet yönetimi bir ibadet oluyor, valilik kaymakamlik bir ibadet oluyor.

Iki kimsenin gözüne cehennem atesi degmez:

1. Tenhalarda gözyasi döken bir kimsenin gözü cehennem atesi görmez, yâni cehenneme girmez.

2. Hudutlarda Islâm alemini düsmanlara karsi koruyan nöbetçinin gözüne cehennem atesi degmez.

Biz askere gittigimiz zaman bazilari nöbetten kaçiyorlardi. Biz, ”Senin nöbetini biz tutalim!” diyorduk. Niye?.. Biz nöbetin sevap oldugunu biliyoruz da ondan…

Biz askerlige bir vakit önce gidelim de bir vakit daha fazla sevap alalim diye öglen yemegi yemeden gitmistik askere… Ögleni yiyelim de ondan sonra gidelim demedik, daha çok saat orda olalim diye gittik.

Neden?.. Iyi niyetle oldugu zaman askerlik de ibadet, devlet yönetimi de ibadet, ticaret de sevap, sükût da sevap, tefekkür de sevap, konusmak da sevap… Çünkü Islâm hayat, hayati yasayis tarzi… Insanin yasam tarzinin bütünü, hayati sürdürüs tarzi…

Islâm sadece bir kavme veya bir çaga mahsus degildir. Meselâ yahudilik bir kavme mahsustur, bir kavmin dinidir; Islâm öyle degildir. Bütün insanliga ve bütün çaglara hitab etmektedir.

Peygamber Efendimiz,

(Kâffeten linnâsi besîran ve nezîrâ) Bütün insanliga hitâben müjdeleyici ve ihtarci olarak, gerçekleri haber verici ve ihtar edici bir kimse olarak gönderilmistir. Bütün insanlara ve hattâ görünmeyen varliklara, inse ve cinne, cinlere ve insanlara peygamberdir, rasûlüssakaleyndir. Cinler de gelip iman ettiler diye Kur’an-i Kerim’de bildiriliyor.

Peygamber Efendimiz sadece Türkiye’nin peygamberi degildir; Ingiltere’nin de peygamberidir, Amerika’nin da peygamberidir, Japonya’nin da peygamberidir.

Neden?.. Onlar da devr-i Muhammedîde yasiyorlar. Inanirlarsa Peygamber Efendimiz’e inanacaklar, müslüman olacaklar; inanmazlarsa, Peygamber Efendimiz’e inanmadiklari için kâfir gidecekler.

Mûsâ AS’a inanmak yetmez, Isâ AS’a inanmak yetmez. Çünkü devir degismistir, devir devr-i Muhammedîdir. Hepsi onun ümmetidir. Ama, onun peygamber oldugunu kabul edip de emirlerini tutanlar davetine icabet etmislerdir. Ötekiler davetine muhatap insanlardir. Bilkuvve ümmetidir, bilfiil ümmeti degildir. Bütün insanligadir Islâm…

Güzel prensipler

Sonra, Islâm bugün herkesin alkisladigi, beynelmilel teveccühe mazhar olmus çok güzel fikirlere ve prensiplere sahiptir. Misal:

(Innallàhe cemîlün yuhibbül cemâl) ”Allah CC güzeldir, güzeli sever.” buyuruyor Peygamber Efendimiz bir hadis-i serifinde… Kendisi güzeldir, güzelligi yaratmistir, güzel olan seyi sever. Onun için müslümanda bir güzellik duygusu olmasi lâzim!.. Güzele bir meftunluk olmasi lâzim!.. Bir estetik duygusu olmasi lâzim, yaptigi seyi güzel yapmasi lâzim!..

O halde, Islâm insana bir güzellik terbiyesi veriyor, bir sanat ruhu veriyor. Onun için Yunus Yunus’tur. Onun için Mevlânâ çaglari asmistir, hudutlari geçmistir, dünyaya yayilmistir.

Çünkü, bir güzellik duygusu vardir. Çiçegin güzelligini bilir. Biz Eyüb’de çevre çalismalari yapiyoruz. Oranin eski güzellikleri kaybolmasin diye gayret ediyoruz. Bir tekke, Seyh Murad Efendi Tekkesi’ni tamir etmege girismis bulunuyoruz su anda… Galiba 17 dönüm arazisi varmis. En nadide çiçekler varmis bahçesinde ve ceylanlar geçermis. Manzarayi düsünebiliyor musunuz?.. Ne kadar hos bir rûhânî ve estetik bir alem….

Onun altinda Selâmi Mustafa Efendi tekkesi var, gülleriyle meshurmus. Eyüb’de Selâmi Mustafa Efendi Tekkesi…

Sonra:

(Innallàha yühibbü izâ amile ehadekümül amele en yutkinehû) ”Allah bir isi yaptiginiz zaman, onu mükemmel bir tarzda ortaya koymanizi sever. Rahmet eder öyle yapan insana…” diyor Peygamber Efendimiz…

Bu müslümanin kaliteye önem vermesine tesviktir. Güzellik duygusu var, bir seyi kaliteli yapma emri var Islâm’da… Yaptigi seyin en güzelini yapacak. Kilici en keskin olacak, çinisi en güzel çini olacak. Camisi en güzel abide olacak, asirlar boyu devam edecek. Bozulmayacak, solmayacak, dâimî olacak, güzel olacak… Yaptigi seyi güzel yapmak, basarmak ve en üstün derecede, en kaliteli olarak basarmak fikri vardir.

Sonra, hiç kimsenin inkâr edemeyecegi maddî ve mânevî temizlik esastir Islâm’da… Avrupalilarin hiç yikanmayip da senede bir sadece pamukla silindigini, vaftiz suyunun tesiri kaçmasin diye yikanmaktan kaçindigini biliyoruz. Versay Sarayi’nda yüznumaranin olmadigini biliyoruz.

Ama, müslümanlarin yaptigi her ibadethânenin yaninda bir hamami da vardir. Medresesi vardir, asevi vardir, hamami vardir, sicak ve soguk suyu vardir, bedava yikanma imkâni vardir.

Onaltinci Yüzyil’da Osmanlilari ziyaret eden Hollandali sefir Baron de Büsbek diyor ki:

”–Yâ bu adamlar hasta olacaklar. Çipil çipil balik gibi boyna yikaniyorlar. Bu kadar da yikanmak olur mu?” diyor. Yâni hamamda müslümanlarin bol bol yikanmasini yadirgiyor.

Biz her gün bes defa yikaniriz. Abdülhamid Han cennetmekân, her sabah havlusunu alir, hamamda yikanmasini yapar, öyle giyinirmis. Imkâni olan böyle yapardi. Ama yapamayan hiç olmazsa haftada bir giderdi, hamamda bir güzel yikanirdi. Tertemiz bohçasini alir, kadinlar erkekler çoluk çocugu ile yikanirlardi. Haftada bir mutlaka bir temizlik olurdu.

Öyle bir senede, derinin üzerinde kir tabaka haline gelsin, zirh haline gelsin, kaplumbaga derisi gibi olsun; Islâm’da böyle bir sey yok, temizlik var… Maddî temizlik ve mânevî temizlik var…

Tirnak kesmek, biyiklarin fazlasini kesmek, koltuk altlarini temizlemek, her türlü temizlik… Mekânda temizlik… Meselâ, üstünüz temiz olmazsa, namaziniz olmuyor. Hadesten taharet, necâsetten taharet sarttir, namazin farzlarindandir. Günde bes defa kildiginiz namaz, temiz olmazsaniz kabul olmayacagi için temiz olmak zorundasiniz. Islâm böyle bir seye baglamistir. Temizlik lafta degildir.

ZâtenIslâm’in hiç bir emri lafta degildir. Islâm’in en mühim özelliklerinden birisi, söyledigi her sözü pratik bir çareye baglamis olmasidir. Islâm’in en güzel tarafi, sözü nazarî bir nasihat halinde birakmamasi, mutlaka pratik bir ise baglamasidir.

Meselâ, Allah’i unutmayin emri;

(Velâ tekûnû kellezîne nesullàh) ”Sakin Allah’i unutan o gàfil insanlar gibi olmayin!” Unutmamak için, günde bes vakit namaz vardir.

–Hocam, bir defa olsa yetmez mi?..

Yetmez, unutursun Allah’i; bes defa olacak!.. Ondan bes defadir. Sonra zikir vardir.

(Innemel mü’minûne ihvetün) ”Bütün müslümanlar kardestir.” Pratik nasil kardes olacagiz?.. Senede bir defa hacta toplaniyorsunuz. Hem de müslümanlarin en zenginleri, en sihhatlileri toplaniyor. Tabiî seleksiyonla seçilmis olanlari, en kalitelileri geliyor ve orda Islâm için konusmak imkâni doguyor.

Camide cemaatle namaz, o da bir toplanma seklidir. Cuma günleri toplanma… Islâm pratige baglamistir.

Temiz olun!.. Temizligi de abdeste baglamistir, gusle baglamistir. Mutlaka yikanacak, çaresi yok… Onun için temizlik dinidir Islâm, nezâfet dinidir. Temizlik dinin yarisidir. Avrupa böyle degildi. Avrupa bugün yikaniyor ama, bu Islâm’in tesiridir; daha önce yoktu. Avrupa’daki bütün degisiklikler Islâm’la olmustur. Rönasans Islâm’i gördükten sonra olmustur, Islâmî ilimlerle olmustur. Reform Islâm’la karsilastiktan sonra olmustur. Kiliseye itirazlar, Islâm’i taniyanlar tarafindan yapilmistir. Bilimsel gelismeler Islâm’in taninmasindan sonra olmustur.

Dr. Sigrid Hunke, ”Bati Üzerine DOgan Allah’in Günesi” diye Islâm’in bilim bakimindan Batiyi nasil uyardigini, nasil motive ettigini, nasil faydali oldugunu kitabinda anlatiyor. Türkçe’ye tercümeleri var…

Islâm ilme çok büyük deger verir, alime çok büyük paye verir. Peygamberlerin halifeleri devlet baskanlari degildir, alimlerdir.

(El’ulemâü veresetül enbiyâi ve hulefâir rusûl) Alimler Rasullerin halifeleridirler, peygamberlerin varisleridirler.” Çünkü her sey ilimle olur. Bugün biz bir sey yapmak istedigimiz zaman mütehassisina gidiyoruz. Onun için önder, ilim adamidir.

Adalete çok önem verir.

(El’adlü esâsül mülk) Mülk apartman demek degildir, bag bahçe demek degildir; egemenlik demektir, hakimiyet demektir. ”Hakim olmanin, devlet olmanin, yönetici olmanin temeli adalettir.” diyor Islâm…

Adil olacaksin! Kime karsi?.. Padisahin aleyhine bile olsa… Nitekim Istanbul’un ilk kadisi, Kadiköy kendisinin mülkü olan, Kadiköy’e ismini veren Hizir Çelebi, –IMÇ’nin oldugu bulvarin yaninda kabri vardir– Fatih Sultan Mehmed’i mahkum etmistir.

Kimin karsisinda?.. Rum mimarin davaci olmasi üzerine, Rum mimari hakli çikarmistir, Istanbulun fatihi Sultan Muhammed Cennetmekân’i mahkûm etmistir. Hizir Çelebi böyle hakimdir.

Neden?.. Islâm’da esas olan adalettir.Hakim devlet baskanindan filân korkmaz. Kimden korkar?.. Allah’tan korkar. Neyi yapar?.. Allah’in emrini yapar, adaleti icrâ eder.

(Velev ala enfüsekim evil vâlideyni vel akrabîn) ”Kendinizin aleyhinde bile olsa, annenizin babanizin bile aleyhinde olsa, akrabalarinizin bile aleyhine olsa, adaletle hükmedin, adaletten ayrilmayin!..” diyor Islâm…

Onun için, kisi kendi aleyhinde sahitlik yapar: ”Ben hatâ ettim, kabahat benim, benim mahkûm olmam lâzim!” der. Islâm böyledir.

Bir meshur Islâm kadisinin, Kadi Süreyh’in huzuruna muhakeme için iki kisi geliyor. Bakiyor ki birisi zünnar baglamis, gayrimüslim; ötekisi müslüman… ”Ah müslüman kazansa…” diye içinden bir temenni geçiyor. Ama, dinliyor, bakiyor ki, müslüman haksiz gayrimüslim hakli… Gayrimüslime hakli oldugunu beyan ediyor, onun lehine karar veriyor, gönderiyor.

Fakat ömrünün sonuna kadar gözyasi dökmüs, tevbe ve istigfar etmis, ”Niye benim kalbim muhakeme olmadan bir tarafa meyletti; ben ne biçim hakimim?” diye…

Adalet anlayisi budur Islâm’da… Onun için, evrensel dindir. Bütün milletlerin sevgi ve saygi göstermesi gereken bir dindir.

Islâm’da sevgi ve saygi temeldir, müslüman müslümani sever.

(Esiddâü alel küffâri ruhamâü beynehüm) Merhametlidir, sefkatlidir, sabirlidir. Komsusuna karsi, arkadasina karsi…

Bugün öyle misaller okudum ki, Ebûbekr-i Siddîk yalvariyor, ”Hatâ ettim, beni affet!” diye… Asere-i mübessereden cennetlik bir kimse… Öyle bir sevgi, öyle bir muhabbet vardir. Müslümanin müslüman ile münasebetleri o kadar candan olmustur.

Arap seyyahi Ibn-i Batûta Denizli’ye gelmis. Arapça biliyor, Türkçe bilmiyor. Onüçüncü Yüzyil… Tam bizim Anadolu’nun yeni fethedildigi, beyliklerinin oldugu zamanlar, piril piril ahâli… Kendisinin develeri var, binekleri var… Aldigi hediyelerin, mallarin yüklendigi bir kervanla beraber Denizli’ye geliyor.

Palabiyikli, salvarli, silahli bir adam atinin dizginini yakaliyor. Bir seyler söylüyor, anlamiyor. Tam onun ne dedigini anlamak için ugrasirken, bir baska palabiyikli, silahli biri geliyor. O da dizginin öbür tarafindan tutuyor. Birbirleriyle biraz münakasa ediyorlar.

Adamin akli basindan gidiyor. Atini tutanlar silahli… Arkasinda mallari var… Mal canin yongasi… ”Eyvah canim gidecek, malim gidecek!” diye korkuyor.

Ama sonradan anlasiliyor ki, ilk tutan sahis:

”–Efendim siz herhalde yabancisiniz, kilginizdan kiyafetinizden belli… bize misafir olun!” diye yakalamis, onu anlatmaya çalisiyormus.

Ötekisi de diyormus ki:

”–Yâhu, ayip degil mi? Bu mahalle bizim mahalle, bunu bizim misafir etmemiz lâzim! Sen öbür mahallenin ferdi olarak nasil olur da bunu misafir edersin?” diyormus, münakasa buymus.

O da diyormus ki:

”–Ne yapayim, ilkönce ben gördüm. Önce görenin olur misafir…”

Tanri misafiri diye tanimadigi insana karsi sevgi… Hayvana karsi, leylege karsi, serçeye karsi, kusa karsi… Hizmetçiye karsi…

Vakif yapilmis, yikadigi tabagi kiran hizmetçiye yardim etmek için, tabagin bedeli ödensin diye vakif yapmislar. Kanadi kirik leyleklerin tedavi görmesi için vakif yapmislar.

Insanlari seven, insanlardan bütün çevreye, bütün mahlûkata yayilan bir sevgi… Islâm bu…

Leydi Montegü, kocasi elçi… Saniyorum Onsekizinci Yüzyil’da Istanbul’a gelmis, Osmanlilarla tanismis. Tabii, kendisinin siyasi bir görevi var… Mektup yaziyor. Leydi Montegü’nün Mektuplari diye de tercümesi yapilmis, Türkçe de var…

Ingiltere’deki bir arkadasina:

”–Kardesim, ben buraya gelmeden önce Osmanlilarin haremini zindan ve hapishane gibi saniyordum, hayalimde öyle canlandiriyordum. Megerse harem ne kadar tatli, ne kadar renkli, ne kadar zevkli, ne kadar hos bir yermis.”

Her evin bir haremi var, sarayin da, baska yerlerin de… Haremlik selâmlik deniliyor. ”Ben eskiden kadinlari kafeslerin arkasinda esir, zindan gibi baski altinda saniyordum. Hiç öyle degil; son derece çelebi, son derece kibar insanlar…” diyor.

Fatma Sultan diye birisiyle tanismislar, çok sevmis, hayran kalmis. Ingiliz espirisi, ona demis ki:

”–Hanimefendi, çok güzelsiniz! O kadar güzelsiniz ki, –gelen de kadin, burdaki sahis da kadin– Ingiltere’de olsaydiniz, erkekler etrafinizda pervane gibi dönerlerdi.” demis.

Bizim hanimefendi bu söze söyle bir irkilmis. Bu Ingiliz zevki, müslüman zevki degil ama, misafiri… Gayet sakin bir sekilde:

”–Sanmiyorum, onlar güzelligin kiymetini bilselerdi, sizi buraya göndermezlerdi.” demis.

”Kardesim, su espiriye bak, su zarâfete bak!.. Bu kadar espritüel, bu kadar nüktedan, bu kadar zarif insanlar…” diyor.

Sairdir, hayir hasenat sahibidir. Su Bezm-i Alem Vâlide Sultan’a hayranim yâni… Ne kadar eserler birakmis insanlara…

Islâm sevgi ve saygi dinidir. Tüm insanlara hizmeti tesvik etmistir, gayrimüslimlere bile… Herkese hizmeti tesvik etmistir. Hattâ bir sahabi, Peygamber Efendimiz’e geliyor, diyor ki:

”–Yâ Rasûlallah! Ben binbir zahmetle kuyudan su çekiyorum. Ipi böyle çekecegim, bosaltacagim diye ellerim sisiyor, kabariyor. Bizim develer su içerken, kart, sahipleri tarafindan artik ise yaramaz diye saliverilmis, kimsesiz, basibos, yarali, uyuz develer geliyor, onlar da su içmege kalkiyorlar. Bunlardan bana bir sevap var midir?..”

Arabistan’da su kiymetli… Kuyudan çekilerek yalaga bosaltiliyor.

”–Vardir. Çünkü onun da cani var, onun da cigeri var, onun da cigeri yanar. Ondan da sevap vardir.” diyor.

Islâm cemiyete, cemaate, muhabbete, beraberlige çok önem vermistir. Bunlara çok sevap vardir. Cemaatle kilinan namaz evde kilinan namazdan yirmiyedi kat daha sevaplidir. Birlik ve beraberlik rahmettir, tefrika azabdir. Tefrika yasaktir, itizal yasaktir, lâkaydlik yasaktir, infirad yasaktir, bencillik yasaktir… Bozgunculuk yasaktir Islâm’da…

Muhabbet esastir, birlik beraberlik esastir. Bir kenara çekilip de münferid yasamaktan ziyade, toplum hayati esastir.

”Bir mü’min ki halkin arasinda bulunuyor, halka hizmet ediyor, ama onlarin sIkIntilarina tahammül ediyor. Kenara çekilmis kendi rahatina bakan müslümandan daha hayirlidir.” buyruluyor.

”Insanlarin en hayirlisi insanlara en faydali olandir.” buyuruyor dinimiz…

Onun için toplumlarin arayip bulamadigi hazinedir Islâm…

Fitneyi ve fesadi, çarpismayi ve çatismayi, muhabbeti bozucu her seyi yasaklamistir. Giybet, dedikodu, laf getirmek götürmek, kötü söz söylemek, tefrika kavga yasaktir Islâm’da… Bir müslüman bir müslümanin karsisina geçip silah çekemez. Müslüman müslümana vurup, onun canini yakamaz. Yasaktir.

Peygamber Efendimiz SAS:

”–Ahir zamanda fitneler olacak!” buyuruyor.

”–O zaman ne yapalim?” diyorlar.

”–Evinize kapanin, katilmayin!” diyor.

Yâni, müslümanlar arasinda gürültü patirti olacak.

”–Peki evimize gelirse?..”

”–Hazret-i Adem’in hayirli evlâdi gibi olun!” diyor.

Hayirli evlâdi hangisi?.. Ibadeti kabul olan ve öldürülen… ”Öldüren gibi olmayin, mazlum olun! El kaldirmayin, birbirinizle çarpismayin!” diyor.

Islâm’in terbiyesi budur. Uygulama ayri… Çünkü, müslümanlik güzel de müslümanlar çok kusurludur.

Islâm kardeslige çok önem vermistir ve kardeslik de bir ibadettir. Imam-i Gazâlî’nin kardeslikle ilgili bölümde ifadesi söyle: ”Adet tarzindaki ibadetlerin en hosu, dostluk yapmaktir.” diyor.

Ibadetleri ikiye ayiriyor:

1. Bizim bildigimiz mutad ibadetler… Namaz, oruç, hac, zekât…

2. Adet tarzindaki ibadetler…

Adet tarzindaki ibadetlerin en hosu, Allah için sevmek, Allah için dostluk yapmaktir. Allah için ziyaretin büyük sevabi var… Iki kisi birbirini Allah için ziyaret ederse, Allah’in sevgisine mazhar olacaklari bildiriliyor.

Onun için, Islâm’in unutturulmaya çalisilmasi yerine, Islâm’in hayatimizda yerlestirilmesine çalisilmalidir ki, kardeslik olsun, sevgi olsun, muhabbet olsun…

Bizim irklarla ilgili hiç problemimiz yoktur. Siyah irk, beyaz irk, zenci vs. ayriligi nedir diye biz Amerikalilari ayipliyoruz.

Insanlar kardestir. Mü’minler birbirlerinin kardesidir. Hepsi Hazret-i Adem’den gelmedir. Hepsi imanda, Allah’in huzurunda aynidir.

Insanlarin hizmetine kosmak en sevaptir. Insanlarin en hayirlisi, insanlara en faydali olandir.

Iste böyle bir dinin sahibiyiz.

Olaylarin hizla gelistigi bir çagda yasiyoruz. Insanlarin birbirleriyle çok sIkI temaslarinin oldugu bir zamanda, Allah bize yepyeni imkânlar ve yepyeni vazifeler yüklüyor.

Elhamdü lillâh, bizi tarih boyunca birinci devlet yapan, devletlerin hepsinin basinda düzenleyici devlet yapan, haksizliklari engelleyici devlet yapan bu imandir.

Kànûnî Sultan Süleyman Fransaya mektup yaziyor: ”Filanca krali hapsetmissin, çikart ordan!” deyince, çikartiyor adam…

Filanca padisah, ”Orda dans diye bir sey çikmis duyduguma göre, kadin erkek birbiriyle sarmas dolas oluyormus; öyle edepsizligi bir daha yapmayin!” diyor, dansi durduruyor.

Haksizligi engelliyor. Falanca yere, filânca ülkeye hücum olmussa, oraya yardim gönderiyor.

Elhamdü lillâh ki müslümaniz. Allah bizi müslüman olarak, müslüman bir ülkede, müslüman anne babalardan nimet içinde dünyaya getirmis; bu nimetin kadrini kiymetini bilmeyi Allah bize nasib eylesin…

Yirminci Yüzyil’in dertlerinin devasi Islâm’dadir. Gelecek yüzyillarin saglam temelleri Islâm’in prensipleridir.

Bizim dünyadaki insanlara verebilecegimiz çok kiymetli fikirler, tecrübeler, bilgiler, duygular vardir; o da Islâm’dadir. Allah bize mensubu oldugumuz dinin kadrini, kiymetini bilmeyi nasib etsin… Güzelliklerini görmeyi nasib etsin… Tam müslüman olmayi nasib etsin…

Insanliga müslümanca en güzel hizmeti yapmayi nasib etsin… Insanliga en faydali insanlar olmayi nasib etsin…

Rabbimizin huzuruna vazifesini yapmis, kendisinin sevdigi, taltif eyledigi, cennetiyle cemâliyle müserref eyledigi bir kul olarak çikmayi nasib eylesin…

Allah hepinizden razi olsun… Geceniz hayir olsun…

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàh!..

11. 2. 1992 – Bakirköy / ISTANBUL

Kaynak : Kotku Federasyonu

Prof. Dr. M. Es’ad Cosan

Zamanın Değerini Biliyor muyuz?

Almanca dil kursundayım. Hoca çok disiplinli biriydi. Bilhassa zaman açısından hiç müsamahası yoktu. Bir hafta boyunca, kimin ne kadar dakika geç geldiğini tesbit ediyor ve onları geç geldikleri toplam süre kadar sınıfta tutuyordu. Tabiî bu durum, zaten kursa zor zaman ayırmış iş sahiplerinin hiç de hoşuna gitmiyordu. Bir gün haftalık cezası 18 dakika tutan bir arkadaşımız kızarak şöyle dedi:

- Neredeyse saniyeleri de hesap edeceksiniz. Neyse hatırınız için bir başka zaman on dakika kalayım sınıfta. Şimdi çok âcil bir işim var…

Yaşlı Alman gözlerini kırpıştırarak bir süre süzdü bu arkadaşı ve şöyle konuştu:

- Olmaz. Çünkü siz âcil işlerinize bu kadar önem vermiş olsaydınız şimdi benden onsekiz dakikalık bu cezayı almazdınız. Zira ders de sizin için günlü saatli âcil bir işti. Bu bakımdan şimdi kalacaksınız ve onsekiz dakikalık bir ders vereceğim size.

Belli ki, hoca da kızmıştı. Ben de merak ederek kaldım sınıfta.

Sıra aralarında bir kaç tur attıktan sonra şöyle konuştu:

- Arkadaşlar zamanı iyi kullanmıyorsunuz. Hatta bu konuda benim gösterdiğim hassasiyete kızıyorsunuz. Ama ben haklı olduğuma inanıyorum. Belki de içinizden ‘ne olacak gâvur kafası’ diyorsunuzdur.

Masasına gitti. Çantasından basılı bir broşür çıkardı.

- Şuna bakınız lütfen, dedi. Bu bir tren tarifesiydi. Arkadaş göz ucuyla bakıp iade edecekti ki, “hayır daha iyi tetkik etmenizi istiyorum” dedi. Trenlerin kalkış ve varış saatlerini tercüme ettirdi. Bunlar hep değişik ve karmaşık rakamlardı. Meselâ kalkış saati 18.18 idi, 21.34′tü. Varışlar da hep öyleydi. 12.46 gibi, 9.27 gibi…

Onsekiz dakikaya cezalı arkadaşımız bu minval üzere uzayan rakamları görünce Hoca’ya dedi ki:

- Bakınız işte burada Avrupalı kafanın mantıksızlığı açıkça görünüyor. Ne demek yani onsekiz geçeler, 12 geçeler, 36 geçeler… Şuna üç buçuk, dört buçuk deseniz olmaz mı? Hiç olmazsa, çeyrek geçe deseniz de, hem de akılda kalacak bir sayı ve saat olsa…

Yaşlı Alman’ın yüzünde belli belirsiz bir tebessüm gezindi. Ve bakışlarından söyletmek istediği düşünceyi yakalamış olduğu belli oldu.

- Bana bak, dedi. Kendinize hakaret etmeyin. Çünkü bu tarifenin böyle düzenlenmiş olması, “Avrupalı kafa”nın mantıksızlığı değil, müslüman kafanın tutarlılığıır. Çünkü, biz zamanı kullanmayı ve değerlendirmeyi müslümanlardan öğrenmişizdir. İşte bu tren tarifesi de aynı anlayışın güzel bir örneğidir.

Bizler hayret ve şaşkınlıkla ona bakarken, hoca şöyle devam etti:

-Siz müslümanların ibadetlerinde yer önemli değildir. Dünyanın her yerinde ibadet edilebilir. Ama zaman çok önemlidir. Çünkü her ibadetin kendine ait bir vakti vardır. Hattâ bu vakit ibadetin şartıdır. Yani vakitsiz ibadet ifa edilmiş sayılmaz. İbadetlerin vakitleri de bizim tren tarifesi gibi, hep böyle 18, 17, 13, 10, 9 geçelerdir. Üstelik bu saatler de devamlı değişirler. Bugün sabah namazını 7.21′e kadar kılabilirsiniz. Ama yarın, 7.22′ye kadar da kılabilirsiniz. 23 geçe olmaz. Sadece namaz böyle değildir. Oruca başlama ve bitirme saatleri de böyledir. Bu ince hesaba dayanan ibadet saatleri üstelik her gün değişmektedir.

Böylece de müslümanlar her gün değişmekte olan zamana karşı uyanık durmakta, zamanın kıymetini anlamakta ve onu iyi değerlendirmek üzere hazırlanmaktadırlar. İbadetlerini yapan bir müslüman her gün değişen dakikalara ayak uydurmaya ve dakikaları değerlendirerek yaşamaya mecburdur. Bizim zamana bakışımızın ilham kaynağı müslümanlardır.”

Yaşlı Alman Hoca “Çıkabilirsiniz” dediği zaman, hepimiz tarifi imkânsız bir mahcubiyet içindeydik.

Sûr Dergisi

Vehbi VAKKASOĞLU